BASINDA YARGI HABERLERI 05.10.06 [METİN ÖZDERİN]

My Photo
Name:
Location: ANKARA, Türkiye

Thursday, October 05, 2006

05 EKIM 2006 PERSEMBE GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI

OZDERIN,M.

msn : ozderin@hotmail.com

5 Ekim 2006 Tarihli ve 26310 Sayılı Resmî Gazete

MEVZUAT

YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ

BAKANLAR KURULU KARARLARI

2006/10911 Mahalli İdareler İçin İhdas Edilen İç Denetçi Kadroları Hakkında Karar

2006/10927 T.C. Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğünün Bağlı Ortaklığı Türkiye Lokomotif ve Motor Sanayi A.Ş.Genel Müdürlüğüne Ait Bazı Kadro ve Pozisyonların İhdas ve İptali Hakkında Karar

2006/10941 Başbakanlığa Ait Dolu ve Boş Kadrolarda Değişiklik Yapılması Hakkında Karar

2006/10942 Sağlık Bakanlığına Ait Dolu ve Boş Kadrolarda Değişiklik Yapılması Hakkında Karar

2006/10966 Denizli Çivril Akdağ Yaban Hayatı Geliştirme Sahasının Sınırlarının Değiştirilmesine ve Bazı Alanların Yaban Hayatı Geliştirme Sahası Olarak Belirlenmesine İlişkin Karar

2006/11021 Türkiye İstatistik Kurumunda Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sisteminin Kuruluş ve Hazırlık Çalışmalarında Geçici Personel Çalıştırılmasına İlişkin Usul ve Esasların Belirlenmesi ile Bu Personele ve Kurum Dışından Bu İşlerde Çalıştırılacak Olan Kamu Personeline Ödenecek Ücretlere Dair Karar

BAKANLIKLARA VEKÂLET ETME İŞLEMİ

— Adalet Bakanlığına, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali ŞAHİN’in Vekâlet Etmesine Dair Tezkere

— Kültür ve Turizm Bakanlığına,Devlet Bakanı Beşir ATALAY’ın Vekâlet Etmesine Dair Tezkere

ATAMA KARARLARI

— Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı ile Devlet, İçişleri, Maliye, Bayındırlık ve İskan, Kültür ve Turizm ve Çevre ve Orman Bakanlıklarına Ait Atama Kararları

YÖNETMELİKLER

2006/10933 Bazı Yönetmeliklerin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Yönetmelik

2006/10934 Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

— Erciyes Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretmenlik Mesleki Formasyon Programı Yönetmeliği

— Yeditepe Üniversitesi Yönetim Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği

TEBLİĞLER

— İşkolu Tespit Kararı (No: 2006/67)

— İşkolu Tespit Kararı (No: 2006/68)

— Likidite Senetleri Hakkında Tebliğ (Sıra No: 2006/1)

YARGI BÖLÜMÜ

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

— Anayasa Mahkemesinin E: 2006/64, K: 2006/54 Sayılı Kararı (4/2/1924 Tarihli ve 406 Sayılı Kanun ile İlgili)


BBC - 5 Ekim 2006 Basın Özeti

Olli Rehn'den Avrupa sağına Türkiye uyarısı, insan ticareti yapan Türk çete, Hollanda'da İslami bir hastane, Irak'ın yarı yarıya boşalan okulları ve Amerika'nın Irak kutlaması, ama ne zaman?


Olli Rehn'den uyarı

Financial Times, Olli Rehn'in Ankara ziyaretinde Türkiye'nin üyeliğine soğuk bakan Avrupa Birliği liderlerine gönderdiği mesajı öne çıkarıyor:

''Liderler Türklerin Avrupa Birliği'ne sırt çevirmesine yol açıyor.'

Financial Times'ın andığı ilk iki isim, Almanya Başbakanı Merkel ile Fransa'nın halihazırdaki İçişleri Bakanı ve gelecek yılki seçimlerin sağ kanattan müstakbel cumhurbaşkanı adayı olan Sarkozy.

Financial Times, Türkiye'ye tam üyelik yerine imtiyazlı ortaklık öneren Avrupalı liderlerin Olli Rehn tarafından ''sorumsuzca'' davranmakla suçlandığını bildiriyor.

Gazete, imtiyazlı ortaklık bahsinin, Türkiye'yle üyelik müzakerelerine başlamış olan Avrupa Birliği'nin güvenilirliğini yıprattığını ve Türkiye'den talep edilen siyasi reformların arkasındaki itici gücü zayıflattığını yazıyor.

Financial Times, en başta Almanya, Fransa ve Avusturya olmak üzere Batı Avrupa'nın merkez sağ siyasetçileri arasında Türkiye'ye tam üyelik tanınmaması görüşünün popüler olduğuna dikkat çekiyor.

''Fakat'' diye devam ediyor gazete, ''Almanya Başbakanı Merkel bu seçenekten yana olan tercihini üstü örtülü tutuyor.''

Financial Times, ocak ayında Avrupa Birliği'nin dönem başkanlığını devralacak olan Alman liderin iki günlük Türkiye ziyaretine bugün başladığını hatırlatıyor.

Ankara'da Başbakan Erdoğan ile yapacağı temaslarda Angela Merkel'in, ''Avrupa Birliği sürecine destek vermeye devam ediyoruz'' mesajını tekrarlayacağını yazan gazete, buna karşın Alman Başbakanın şüpheci tavrını halen koruduğunu belirtiyor.

Financial Times, Türkiye'nin Kıbrıs'a limanlarını açıp açmayacağı tartışmasında Merkel'in tavrının gayet net olduğunu söyleyen danışmanlarının, ''Türkiye'ye bu konuda hiçbir taviz verilmeyecek'' dediklerini aktarıyor.

İnsan ticareti yapan Türklere hapis

Times, Londra'da liderleri Türk olan bir insan ticareti şebekesinin çökertilişini haber veriyor.

Tutuklu çete başlarının dün hapis cezalarına çarptırıldığını yazan gazeteye göre, Türkiye'den İngiltere'ye kaçak göçmen sokan iki Türk, Avrupa'nın en büyük insan ticareti ağının başındaydılar.

Uçak, tren, kamyon ve tırla yüzlerce insanı gizlice İngiltere'ye sokan çete, Times'ın yazdığına göre kişi başına 14 bin sterline varan paralar alıyordu.

Gazete, şebekenin bütün Avrupa'ya yayılmış olduğunun altını çiziyor. Detektiflerin operasyonu Fransa, Belçika, Hollanda, Danimarka, Avusturya ve İtalya'ya dek uzanmış.

Yakın zaman önce İngiltere polisinin yayınladığı bir raporda ülkedeki kaçak göçmen sayısının tahminen 900 bine yaklaştığının yazıldığını belirten Times, ortaya çıkartılan bu şebeke ardından ''sınır kontrolleri sıkılaşsın'' çağrılarının daha yoğunluk kazanacağını düşünüyor.

Times, gizlice kaçırılan insanların şebeke tarafından bir ''mal gibi'' muamele gördüğünü, bazen aralarında hamile kadınlarla çocukların da bulunduğu 20 kişilik grupların kamyon ve TIR'ların gizli bölmelerinde günlerce çok zor şartlarda seyahat ettiğini yazıyor.

Gazeteye göre çoğunluğu Türkiye ve Irak kökenli Kürtler olan kaçak göçmenlere çalıntı ya da sahte pasaport ve kimlik belgeleri verilerek İngiltere'ye yerleştikten sonra devlet yardımlarından faydalanmaları da sağlanıyordu.

Kuzey Londra'da Türklerin işlettiği bir internet kafeyi ''sahte evrak fabrikası'' diye tanımlayan Times, çete üyelerinin cebine giren kara paranın milyonlarca sterlini bulduğunu belirtiyor.

İslami bir Hollanda hastanesi

Daily Telegraph, Hollanda'da açılması planlanan özel bir Müslüman hastanesinin ateşli bir tartışma başlattığını yazıyor.

Gazeteye göre İslami hastanede kadın ve erkek hastalar birbirinden tamamen ayrılmış koğuşlarda tedavi görmekle kalmayacak, hastane çalışanları da cinsiyetlerine göre ayrılacaklar.

Sağcı partilerin 2008 yılında inşaatı tamamlanması planlanan hastaneyi ''Orta Çağ'a geri dönüş'' diyerek eleştirdiklerini yazan Daily Telegraph, yasaklanması için başlattıkları kampanyada ise başarısız kaldıklarını yazıyor.

Hastanenin fikir babası Paul Sturkenboom adlı bir girişimci.

Ülkedeki 100 hastaneden 40'ının Katolik ya da Protestan vakıfların yönetiminde olduğunu söyleyen Hollandalı işadamı, ''Ama aramızda yaşayan 1 milyon Müslümanın ise bugüne kadar tek bir hastanesi yoktu'' diyerek projeyi savunuyor ve bu tip adımların toplumsal bütünleşmeyi güçlendireceğini söylüyor.

Mezhepler arası şiddet

Irak'ta bilhassa başkent Bağdat'ta kontrolden çıkan mezhepler arası şiddet olaylarından sadece milis güçler mi sorumlu, yoksa işin içinde Şii ağırlıklı hükümete bağlı birimler de var mı?

Bu ikinci olasılığı aylardır dile getiren Iraklı Sünnilerin en azından kısmen haklı olduğuna işaret eden Times, Bağdat'ta 800 kişilik bir polis biriminin adam kaçırma olaylarındaki rolü nedeniyle görevden çekildiğini duyuruyor.

Times'ın sözlerini alıntıladığı Amerikalı General William Caldwell, ''bu polisleri görevden çekmenin Bağdat'ta güvenliği bilakis daha artıracağının farkına varıldı'' diyor.

Guardian, Irak'ta dinmeyen şiddetin ülkenin birçok yerinde eğitim kurumlarını çöküşün eşiğine getirdiğini bildiriyor.

Gazeteye göre ülkenin en tehlikeli bölgelerinde lise ve üniversite hocaları ve diğer görevlilerin neredeyse yarısı ya ülke dışına kaçmış, istifasını vermiş ya da çok uzun süreli izne çıkmış durumda.

Boşalan okullar

Guardian, bu okullardaki öğrenci sayısının da aynı oranda azaldığını yazıyor.

Gazeteye konuşan Ameriye bölgesinden bir lise öğretmeni, ''Dört ay önce istifamı verdim. Benim sınıfımda derse devam yarı yarıya inmişti; kimi okullarda ise tek bir öğrenci bile kalmadı, anne-babalar çocuklarını okula göndermekten korkuyor'' diyor.

Bilhassa üniversite hocalarının saldırılara hedef olduğunu bildiren Guardian, yüksek öğrenim kurumlarına yelpazenin her ucundan milislerin sızdığını, kimi üniversitelere hakim olan İslamcı militanların başörtüsü takmayan kız öğrencileri artık içeri almadığını yazıyor.

Independent, Amerikan hükümetinin Irak'la ilgili ''parti hazırlığını'' bildiriyor.

Gazete, alaycı bir dilde, Amerika'nın Irak'taki başarılarını kutlamak için bütçeden 20 milyon dolar kaynak ayırdıklarını yazıyor:

''Kafalarındaki kutlama nedir belli değil. Bu partiyi ne zaman yapacakları da keza öyle.''

Independent, şöyle devam ediyor:

''Bu belirsizliklere karşın Amerikan Kongresi'nin Cumhuriyetçi üyeleri Irak ve Afganistan'da ilerleme sağladıklarını düşünüyor olsalar gerek, çünkü askeri harcamalarla ilgili bütçenin satır arasına başarılarını kutlamak amacıyla 20 milyon dolarlık bir parti masrafını da girdiler.''

Independent, kutlamaya ayrılan paranın bir sonraki yıla devredilebilecek şekilde harcanma süresinin esnek bırakıldığına dikkat çekiyor.

''Irak'tan gelen haberlere bakılırsa'' diyor Independent ''Yakınlarda bir parti olmayacak.''


Barış daha fazla kararlılık ister


DİYARBAKIR’DA aralarında Baro, Tabipler Odası, Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti ve Eczacılar Odasının da bulunduğu toplam 48 sivil toplum kuruluşu ortak açıklama yaptı. Grup adına açıklamayı Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Kutbettin Arzu okudu. Arzu, yaşanan şiddet ortamının binlerce kişinin ölümüne, çocukların sağlık ve eğitimden yoksun kalmasına; Türkiye’nin yoksullaşmasına, bölgede yatırımların durmasına neden olduğunu kaydetti. 1 Ekim 2006 tarihi itibariyle başlayan süreçle Türkiye’de yeni ve beyaz bir sayfanın açılması gerektiğini kaydeden Kutbettin Arzu şöyle devam etti:

Provokasyonlara dikkat edilsin

‘Sorunların hukukun evrensel ilkeleri esas alınarak, demokratik yöntemlerle çözülmesine zemin yaratması bakımından ilan edilen tek taraflı ve süresiz ateşkes kararını önemli bir gelişme olarak görmekteyiz. Bu gelişme aynı zamanda Türkiye’de şiddet ve çatışmanın bir daha yaşanmamasının sağlanacağı, kalıcı bir toplumsal barış ortamının oluşmasına da hizmet edecektir. Barış, çatışma ve savaş ortamından daha fazla kararlılık ve emek isteyen, korunması daha zor bir süreçtir. Bu sürecin başlamasından, devamından ve barış ortamından yana olmayan güçlerin provokatif tutumlarına herkes hazır olmalıdır. Sivil toplum örgütleri olarak, toplumun her kesimini bir kez daha sabırlı ve sağduyulu, kalıcı bir barış ortamının oluşması için çaba içerisinde olmaya çağırıyoruz.’

05.10.2006


Rötarlı uçuşa ücret iadesi
THY, 3.5 saat gecikmeli yapılan uçuş için Tüketici Hakem Heyeti`ne şikayetçi olan Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi`ye bilet ücretinin 3`te 2`sini iade edecek
İSTANBUL Milliyet
Bakırköy Kaymakamlığı Tüketici Sorunları İlçe Hakem Heyeti`nin aldığı karara göre, THY geç kalkan Kayseri uçağı nedeniyle bilet ücretinin 3`te 2`sini şikayetçi Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi`ye iade edecek.
Konuya ilişkin yapılan yazılı açıklamaya göre Oktay Ekşi, 12 Haziran`da İstanbul`dan Kayseri`ye gidecek olan THY uçağının, yolculara yeterli ve geçerli bir açıklama yapılmaksızın tarifesine göre 3.5 saat gecikmeyle kalkması nedeniyle şikayetçi oldu. `Ayıplı hizmet`
Bakırköy Kaymakamlığına bağlı Tüketici Sorunları İlçe Hakem Heyeti de THY`nin `tüketiciye ayıplı hizmet` sunduğu sonucuna vararak, İstanbul-Kayseri uçak bileti ücreti olan 154 YTL`nin 3`te 2`si tutarının şikayetçi Oktay Ekşi`ye ödenmesine karar verdi. Kararda ücretin 3`te 1`inin `tüketicinin ayıplı olsa da bu hizmeti almış olması` nedeniyle alıkonulduğu belirtildi.
Tüketicilere örnek
Konuyu resmi mercilere ileten Hürriyet gazetesi Hukuk Danışmanı Erem Yücel ise, `Tüketicilerin hak aramalarının masrafsız ve en kolay yolundan yararlandık. Haksızlığa maruz kaldığını düşünen tüm tüketicilere yol gösterecek bir karar çıktı` dedi.

Emekliler sendika için AİHM'e başvurdu
Emekli-Sen, emeklilerin TÜFE farkı alacağı konusunda açtığı davanın, ”emeklilerin sendikal temsilcisi olamayacağı” gerekçesiyle reddedilmesi üzerine, emeklilerin sendika hakkı için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) başvurdu.
05 Ekim 2006 11:48
Yazı boyutunu büyütmek için
Sendika Genel Başkanı Veli Beysülen, yaptığı açıklamada, TÜFE farkından doğan alacağın ödenmesi için açtığı kişisel davayı kazandığını, daha sonra bu farkların tüm sendika üyelerine ödenmesi amacıyla sendika adına dava açtıklarını söyledi. Amaçlarının, emeklilerin tek tek mahkeme kapısına gitmesini önlemek ve SSK'nın her bir emekli için mahkeme masrafları ödemesinin önüne geçmek olduğunu ifade eden Beysülen, yargı süreci sonunda Yargıtay'ın, “emeklilerin sendikal temsilcisi olmayacağı” gerekçesiyle taleplerini reddettiğini bildirdi. Beysülen, Anayasa'nın 90. maddesindeki değişiklik ve uluslararası sözleşmeler gereğince emeklilerin de bir sendika çatısı altında örgütleme hakkı bulunduğunu savundu.
Yargıtay kararından sonra konuyu AİHM'e götürdüklerini anlatan Beysülen, şöyle konuştu: “AİHM, başvurumuzun ardından konuyu görüşüp görüşmeyeceğine karar verecek. AİHM'in lehimize karar vereceğini düşünüyoruz. Mahkemenin, İspanya ve Polonya'da emekli sendikası kurulabileceği ve üyeleri adına taraf olabileceği yönünde vermiş olduğu kararlar var. Mahkemenin benzer bir karar vermesiyle biz de üyelerimiz adına söz sahibi olabileceğiz.
Biz tüm bunlar beklenmeden Hükümeti, emekli örgütlerini tanımaya çağırıyoruz. Çünkü İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi başta olmak üzere birçok uluslararası belgede herkesin sendika kurma hakkı olduğu belirtiliyor.”
Veli Beysülen, halen, geçmişte ya da ileride emeğiyle geçimini sağlayan ya da sağlayacak herkesin sendika kurma hakkı bulunduğunu savunarak, bu nedenle emekliler, ev kadınları ve öğrencilerin sendika kurabileceklerini öne sürdü.
BAKANLIĞIN DEĞERLENDİRMESİ
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, daha önce “toplu sözleşme” talebinde bulunan Emekli-Sen'e, emeklilerin sendika biçiminde örgütlenemeyeceklerini bildirmişti. Sendika kurma hakkı konusunda iç hukukta ve Türkiye'nin onayladığı ILO'nun 87 ve 98 sayılı sözleşmelerinde öznenin “çalışanlar”, uluslararası hukukta ise ”herkes” olarak ifade edildiğini belirten Bakanlık, şu görüşlere yer vermişti:
“Burada üzerinde durulması gereken konu, sayılan uluslararası belgelerde sözü edilen 'herkes'ten neyin kastedildiğidir. Tabii ki, bu konuda değişik görüşlerin ortaya konulması mümkündür. Ancak bu belgelerin emek-sermaye ilişkisi içerisinde olmayan emekli olmuş, üretici, köylü, işsiz gibi grupları kapsamadığı ortadadır.”
AA

Toplumsal kamplaşma körükleniyor
Mazlumder Genel Başkanı Ayhan Bilgen, son günlerde devletin üst kademesinden birbiri ardına gelen açıklamaların toplumsal kamplaşmayı arttırdığını söyledi.
Yüksel Caddesi�nde bulunan �İnsan Hakları Anıtı� önünde basın açıklaması yapan Bilgen, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer�in TBMM, Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt�ın Harp Akademilerinde yaptıkları konuşmaların toplumsal kamplaşmayı arttırıcı, hedef göstertici, ayrımcı ve dışlayıcı bir anlayışı yansıttığını ifade etti. Laikliğin, dogmatik bir ideolojik yaklaşımla sunulmasından bütün çevrelerin mağdur olduğuna dikkat çeken Bilgen, Devletin, dini hayata, özgürlükleri kısıtlayıcı keyfi müdahaleleri insan hakları ve hukuk devleti ilkeleri ile örtüşmemektedir. İnsanın diğer bütün düşünceleri gibi inanca dayalı düşüncelerinin de iç dünyasına hapsedilmesi, kabul edilebilir değildir dedi.
Devlet gücünü kullananların inançlar karşısında taraflı tutum sergileyerek, incitici, itham edici söylemler geliştirmelerinin toplumsal barışı tehdit ettiğini vurgulayan Bilgen, hukuk devletlerinde tehdit tanımlamalarını seçilmiş parlamento eliyle toplumun yaptığını belirtti. Bilgen, �askerin Anayasal düzenlemelerden kaynaklanan olağanüstü konumunun� Türkiye�yi uluslararası kamuoyu önünde zayıf düşürdüğünü ve toplumsal taleplerin önünü tıkadığını da açıkladı. Bilgen "Toplumun bir kesiminin inançları ya da gelenekleri gereği tercih ettikleri kıyafetleri, �insanımızı çağdışı görünüme sokmak� olarak tarif etmekse birlikte yaşama iradesine yönelik tahammülsüz bir tutumdur� diye konuştu.
Necat SEYHAN / ANKARA
361 vali yardımcısı ve kaymakamın ataması yapıldı

ANKARA-İçişleri Bakanlığında 361 vali yardımcısı ve kaymakamın yeni görev yerini belirleyen atama kararnamesi, Resmi Gazete’de yayımlandı.
Kararname ile ataması yapılan vali yardımcıları ve kaymakamların isimleri ve görev yerleri icin
TIKLAYINIZ

Dengir Fırat'tan Ozan Arif'e dava
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, ''Ak mı, Kara mı?'' albümünde kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu iddiasıyla Ozan Arif ve müzik şirketi aleyhinde, 20 bin YTL'lik manevi tazminat davası açtı.
Alınan bilgiye göre, Fırat'ın avukatı Fatih Şahin tarafından Ankara 26. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan davanın dilekçesinde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a hitaben yazılan ''Ak mı, Kara mı?'' adlı parçada, Fırat'a yönelik ağır hakaretlere yer verildiği öne sürüldü.
Fırat'ın parçada, ''müptezel'' ve ''akrep'' olarak nitelendiği anlatılan dilekçede, eleştiri ve ifade özgürlüğü sınırlarının aşıldığı savunuldu. Bu ifadelerin asılsız, haksız ve gerçek dışı olduğu kadar kasıtlı ve kötü niyetli olduğu da ifade edilen dilekçede, Fırat'ın siyasi kişiliğinin karalanmasının amaçlandığı öne sürüldü.
Davanın görüleceği Ankara 26. Asliye Hukuk Mahkemesi, tensip tutanağını hazırladı ve duruşma günü olarak 7 Kasım 2006 tarihini belirledi. Mahkeme, bu süre içinde tarafların ekonomik ve sosyal durumlarının araştırılmasına karar verdi.

İsviçreli Bakan’dan jest
Çiçek’i ülkesine davet eden İsviçreli meslektaşı, ‘Ermeni soykırımı yok dersem hapse atılır mıyım’ sorusuna, ‘Sizinle birlikte hapse girerim’ cevabını verdi
ANKARA Üniversitesi Hukuk Fakültesince, Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girişinin 80. yılı dolayısıyla sempozyum düzenledi. Sempozyuma katılan İsviçre Adalet ve Polis Bakanı Christop Blocher, 1926’da yapılan devrime övgüler yağdırdı. Türk hukuk sisteminin, bir bakıma ‘bütün Türk toplumunu temelinden tekrar kurma diye adlandırılabilecek bir muhteşem girişim’ olduğunu söyleyen Blocher, ‘1926 yılında yapılan bu girişim, örneği olmayan bir deneydi’ diye konuştu.
İSVİÇRELİ bakan Blocher, daha sonra Adalet Bakanı Cemil Çiçek’i Adalet Bakanlığı’ndaki makamında ziyaret etti. Çiçek, ‘Mehmet Eşiyok, Erdoğan Elmas, Zeynep Yeşil ve Zübeyir Aydar ile ilgili iade taleplerimizi kendisine ifade ettim’ dedi. Çiçek’i İsviçre’ye davet ettiğini anlatan Blocher, Çiçek’in, İsviçre’de ‘Ermeni soykırımı olmamıştır dersem başıma bir şey gelmez mi’ sorusuna ‘Hiç bir şey olmayacak. Ama olursa da ben kendisiyle hapse gireceğim’ cevabı verdiğini söyledi.
05.10.2006

Adalet Bakanı, Ankara Üniversitesi’nde konuştu
Çiçek: Batı hukuku şart
Muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı gerçekleştirmek üzere Batı hukukuna yönelinmesinin kaçınılmaz olduğunu belirten Adalet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, Ulu Önder Atatürk’ün bu zorunluluğu daha milli mücadele yıllarında dile getirdiğini anlattı. Çiçek, “Laik ve çağdaş esaslara dayalı bir Cumhuriyet için, çağın gereklerine uygun ve toplumsal gelişmeye zemin hazırlayan bir hukuk sistemi zorunludur” dedi.
ANKARA

Adalet Bakanı Cemil Çiçek, “Laik ve çağdaş esaslara dayalı bir Cumhuriyet için, çağın gereklerine uygun ve toplumsal gelişmeye zemin hazırlayan bir hukuk sistemi zorunludur” dedi.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesince, Türk Medeni Kanunu'nun yürürlüğe girişinin 80. yılı dolayısıyla Hukuk Fakültesi Mahmut Esat Bozkurt Salonu’nda sempozyum düzenledi.
Sempozyuma, Danıştay Başkanı Sumru Çörtoğlu, Adalet Bakanı Cemil Çiçek, resmi bir ziyaret için Türkiye'de bulunan İsviçre Adalet ve Polis Bakanı Christop Blocher, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Nuri Ok, Yargıtay Birinci Başkanvekili Osman Şirin katıldı.
Sempozyumda konuşan Adalet Bakanı Çiçek, Osmanlı İmparatorluğu döneminde çağdaş kanunlaştırma hareketlerinin, Tazminat'tan sonraki dönemlere rastladığını belirterek, Osmanlı'nın 19. yüzyıldaki çalkantılı döneminde bile bu yöndeki çalışmaların sürdürüldüğünü söyledi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin devraldığı hukuk sistemine bakıldığında, hukuk birliğinden ve ortaya çıkacak ihtiyaçları karşılayacak kanunların bulunduğundan söz edilemeyeceğini ifade eden Çiçek, bir imparatorluk olan Osmanlı hukuk düzeninin, genç Cumhuriyet'in ulusal devlet anlayışıyla bağdaşmadığını ifade etti.
Batı hukuk zorunluluğu

Bu durum karşısında yeni bir hukuk sistemi ile muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı gerçekleştirmek üzere Batı hukukuna yönelinmesinin kaçınılmaz olduğunu belirten Çiçek, Ulu Önder Atatürk'ün bu zorunluluğu daha milli mücadele yıllarında dile getirdiğini anlattı. Çiçek, “Laik ve çağdaş esaslara dayalı bir Cumhuriyet için, çağın gereklerine uygun ve toplumsal gelişmeye zemin hazırlayan bir hukuk sistemi zorunludur” dedi.
Bunun sağlanmasıyla ilgili asıl ciddi adımların, 1926'dan itibaren atıldığını söyleyen Çiçek, Batı'dan alınan kanunlarla Türk Hukuk sisteminin yepyeni bir çehreye kavuştuğunu, 1930'lu yıllara gelindiğinde hukuk siteminin tamamen yenilendiğini ifade etti.
Çiçek, Türk Medeni Kanunu için, İsviçre medeni kanununun iktibas edilmesinin düşünüldüğünü ve o dönemde yeni yürürlüğe girmesi, laik, çağdaş bir kanun olması, kadın-erkek eşitliğine dayalı bir aile düzenini içermesi gibi çağdaş özellikler taşıdığı için bu kanunun seçildiğini ifade etti. Cemil Çiçek, söz konusu kanunun Türkiye'de 1926 yılından bu yana uygulandığını, hem dünyadaki, hem de Türkiye'deki gelişmelere göre bazı değişikliklere uğradığını da anlattı.
Bakan Çiçek’e protesto

Hukuk Fakültesi toplantı salonundaki sempozyumun açılış konuşmaları başladığı sırada, bina önünde toplanan ve ellerinde, Adalet Bakan Çiçek ile eski Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ün fotoğrafları ve üzerinde çeşitli sloganlar yazılı dövizler taşıyan bir grup öğrenci, cezaevlerinde açlık grevinde bulunan kişilerle ilgili çeşitli sloganlar atarak protesto gösterisi yaptı. Salona girme istekleri engellenen öğrenciler, Hukuk Fakültesi öğrencisi olduklarını ve Bakan Çiçek ile konuşmak istediklerini söylediler. Emniyet yetkilisi, öğrencilere salona grup halinde gidemeyeceklerini, bu kararın okul idaresine ait olduğunu söyledi. Bunun üzerine öğrencilerin yanına gelen Fakülte Sekreteri Turan Ateş, öğrencileri ikna etmeye çalıştı. Ateş, öğrencilere “Kendiniz bir toplantı düzenleyin, Bakanı oraya çağırın. İçerisi sizinle ilgili değil ki” dedi. İçeri girmelerine izin verilmeyen öğrenciler, sloganlar atarak kapı önünde beklediler. Bakan Çiçek'in binadan çıkışı sırasında da sık sık slogan atan grup, Bakan Çiçek'in makam aracının geçeceği yolu da kapattı. Sivil emniyet yetkililerinin yolu açmak için müdahalesi sonucu öğrencilerle polis arasında kısa süreli arbede yaşandı.

Galatasaray'da Ribery gelişmesi
FIFA, Franck Ribery ile ilgili olarak kararını bu ay içinde açıklayacak. Genelde futbolcular lehine karar veren UEFA'dan tatmin edici bir sonuç çıkmayacağı ve Galatasaray'ın CAS'a gideceği belirtildi.
Umut yok
Futbolcular lehine karar veren FIFA'dan tatmin edici bir sonuç beklenmiyor. G.Saray CAS'a gitmeye hazırlanıyor.
Galatasaray'ın elinden kaçırdığı Ribery ile ilgili hukuk mücadelesi sürüyor. Fransız yıldızın, parasını zamanında alamadığı gerekçesiyle sözleşmesini fesh etmesinin ardından sarı-kırmızılı kulüp, FIFA'ya başvururken, Cimbom sözleşmede yer alan, "Galatasaray'ın kontratı altındayken başka takımla görüşemez" maddesine dayanarak
Ribery ve "Ayartan kulüp" olarak tabir edilen Marsilya aleyhine dava açmıştı.
CEZASI 10 MİLYON EURO
FIFA'nın bu ay kararını açıklaması beklenirken, futbolcular lehine aldığı kararlarla bilinen kurumdan tatmin edici bir sonuç beklenmiyor. Galatasaray adına davayla ilgilenen Etem Postacıoğlu, FIFA'nın yol haritasını vermesinin ardından bir üst mahkeme olan CAS'a gideceklerini söyledi. CAS'tan olumsuz bir sonuç beklemediklerini belirten Postacıoğlu, "Marsilya'nın 10 milyon euro ceza ödemesi gerekiyor" dedi

Soykırım yasası şikayeti
Adalet Bakanı Cemil Çiçek, kendisini ziyaret eden İsviçreli meslektaşının İsviçre davetine karşılık, Ermeni soykırımı iddialarını inkar edenlere hapis cezası verildiğini hatırlattı ve “Tutuklamayacaksanız gelirim. Tutuklayacaksanız, pijamalarımı da yanımda getireyim.” dedi.

"Hava korsanı değilim, dava açabilirim"
5 Ekim, 2006 09:33:00 (TSİ)
Ertaş bu karışıklık nedeniyle Adalet Bakanlığı'na dava açabileceğini söyledi

Adalet Bakanlığı'nın, THY'nin Tiran-İstanbul seferini yapan uçağını kaçıranlardan biri olarak açıkladığı Mehmet Ertaş'ın olayla ilgisi olmadığı ortaya çıktı. Bakanlığa kızgın olduğunu belirten Ertaş, dava açabileceğini belirtti.
Ertaş, gergin olmasından dolayı, emniyet güçlerinin kendisinden şüphelendiklerini söyledi.

Ertaş, kaportacılık yaptığını, amcasının oğulları ve Türkiye'de konuk edecekleri bir Arnavut arkadaşlarıyla birlikte Tiran'dan dönerken uçağın kaçırıldığını belirterek, Adalet Bakanlığı'nın kendisini hava korsanı olarak lanse etmesine kızdığını vurguladı.

Yorgun ve stresli olduğunu, İtalya ve İstanbul'da iki ayrı ifade verdiklerini anlatan Ertaş, ''uçakta amcamın çocukları Rüstem, Mehmet Ali ve Arnavut arkadaşımla sohbet ederek yolculuk yapıyorduk. Uçağın kaçırıldığından kesin haberimiz yoktu. Ancak, İtalya'ya inince haberimiz oldu" dedi.

"Olayla uzaktan yakından alakam olmadığı için İtalya'da ifade vermek istemedim" diyen Ertaş, uçağı kaçıran Hakan Ekinci'yi de tanımadığını ifade etti.

"Hava korsanı diye lanse edilmeme anlam veremedim"

İstanbul'a gelince Adalet Bakanlığı'nın kendisini uçak kaçıranlardan biri olarak lanse etmesine şaşırdığını belirten Mehmet Ertaş, "nasıl böyle bir hata yaparlar. Daha sonra ifademi alarak bizleri serbest bıraktılar, ayrıca bir yanlışlık olduğunu söylediler. Dava açabilirim'' sözleriyle tepkisini dile getirdi.

Mehmet Ertaş'ın aynı uçakta yolculuk yapan amcasının oğlu Rüstem Ertaş da gelişmelere çok üzüldüklerini, yetkililerin araştırmalarında daha hassas davranmaları gerektiğini söyledi.

Rüstem Ertaş, ''beş yıldır Tiran'da tatlıcılık yapıyorum. Orada üç dükkanım var. Çok temiz bir ailemiz ve geçmişimiz var. Uzun süre Türkiye'ye gelmiyorduk. Büyüklerimizin ısrarı üzerine geldik. Ancak, beklenmedik bir sürpriz ile karşılaştık'' diye konuştu.
Tiran-İstanbul uçağı kaçırıldı

Geçtiğimiz salı günü Arnavutluk'un başkenti Tiran'daki Rinas Havaalanı'ndan İstanbul'a hareket eden TK -1476 sefer sayılı uçak, Hakan Ekinci adlı Türk hava korsanı tarafından kaçırılarak İtalya'ya indirilmişti.

Kaçırılma bilgisini alan Yunan F-16 uçakları, THY yolcu uçağına eşlik etmiş ve uçak İtalya'nın Brindisi Havaalanı'na inmişti.

Hakan Ekinci'nin önce Papa'yı protesto etmek için uçağı kaçırdığı iddia edildi ancak gerçek kısa süre sonra ortaya çıktı. Ekinci'nin asıl amacı Papa'ya bir mesaj iletmekti. Hristiyan olduğunu belirten Ekinci bu nedenle Türkiye'de askerlik yapmak istemediğini belirterek, İtalya'ya sığınma talebinde bulundu. Ekinci'nin bu talebi reddedildi ve tutuklandı.

Geçtiğimiz günlerde İslam ve Hz. Muhammed'e ilişkin sözleri nedeniyle Müslümanları kızdıran Papa 16'ncı Benedict'in de olayı yakından izlediği açıklandı.

'Henüz korsanın iadesini İSTEMEDİK; çünkü...'
Adalet Bakanı Cemil Çiçek, THY uçağını kaçıran Hakan Ekinci ile ilgili olarak doğrudan bir iade talep etmelerinin söz konusu olmadığını bildirdi.
(5 Ekim 2006 Perşembe)
AA - Çiçek, basın mensuplarının kaçırılan THY uçağına ilişkin soruları üzerine, konuyla ilgili tüm bilgilerin gelmesinin ardından iade sürecinin başlayacağını bildirdi.
Bakanlık olarak doğrudan iade talebinde bulunmalarının söz konusu olmadığını ifade eden Çiçek, ilgili Cumhuriyet Başsavcılığı ve İçişleri Bakanlığının konuyla ilgili çalışmalarını tamamlamasının ardından iade talebinde bulunacaklarını söyledi.
İtalya'nın konuyla ilgili yapacağı usul işlemlerinin Türkiye'deki süreci etkilemeyeceğini dile getiren Çiçek, bu süre içerisinde kendilerinin de gerekli hazırlıkları yapacaklarını kaydetti.
Çiçek, Ekinci'nin sığınma talebi olduğunun anımsatılması üzerine, sığınma taleplerinin değerlendirilmesi konusundaki eleştirilerini anımsatarak, bu tip taleplerin şüpheyle karşılanması gerektiğini söyledi.
ERTAŞ'IN OLAYLA İLGİSİNİN OLMADIĞI ANLAŞILDI
Adalet Bakanlığı, THY uçağının kaçırılmasında adı geçen Mehmet Ertaş ile ilgili ilk bilginin İnterpol'den alındığını bildirdi. Yapılan incelemede Ertaş'ın olayla ilgisinin olmadığının anlaşıldığı kaydedildi.
Adalet Bakanlığı'ndan daha önce yapılan açıklamada, uçak kaçırma olayı ile ilgili olarak kendilerine iletilen bilgilerden, "uçağın İzmir doğumlu Hakan Ekinci ve Antakya doğumlu Mehmet Ertaş isimli Türk vatandaşları tarafından kaçırıldığının" anlaşıldığı belirtilmişti.
OLAYA İLİŞKİN SORUŞTURMA VE İNCELEME BAŞLATILDI
Atatürk Havalimanı yetki alanında bulunan Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, olaya ilişkin soruşturma açtı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı da, konuyu terör boyutu yönünden incelemeye aldı.
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülecek soruşturma sonucu olayın terör boyutunun saptanması halinde dosyanın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderileceği, adli boyutta kalması halinde ise dosyaya Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının bakacağı belirtildi.

301.maddeye protesto
Türk Ceza Kanunu’nun, Türklüğü hakareti düzenleyen 301’inci maddesi nedeniyle 10 ay hapis cezasına çarptırılan Yazar Mustafa Balbal, kararı Adalet Bakanlığı önünde protesto etti.
NTV
ANKARA - “Ararat’taki Esir Generalden Kan Çiçekleri” isimli kitabında Türklüğe ve devletin askeri güçlerine hakaret ettiği iddiasıyla yargılandığı davada hapis cezasına çarptırılan yazar Balbal, Adalet Bakanlığı önünde eylem yaptı.
Düşünce özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmasını temsilen ağzını bantlayarak oturma eylemi yapan Yazar Balbal, hapis cezasının yargıtayca onanması durumunda davayı AİHM’ye taşıyacağını söyledi.

Ceyda Erem dava açıyor
Takvim'in ortaya çıkardığı İDTM'de "yol kesme" olayı gündeme bomba gibi düştü. Ceyda Erem İDTM aleyhine tazminat davası açmaya hazırlanırken, İDTM, yoldan kamyon geçirilmek istendiğini savundu.
İstanbul Dünya Ticaret Merkezi (İDTM)'nde Serbest Bölge İdaresi'nin ani bir kararla yol kapatması büyük yankı uyandırdı. Haberde adı geçen CNR Fuarcılık'ın patronu Ceyda Erem, yolun kapatılmasıyla ilgisinin olmadığını belirterek, İDTM aleyhine yüklü miktarda tazminat davası açacağını bildirdi. Erem, yolun kapatılmasının AHL Serbest Bölge İdaresi tarafından alınan bağımsız bir karar olduğunu savunarak "Yolun kapatılması bizi de olumsuz yönde etkileyecek" diye konuştu.
'İzinsiz kullanılıyordu'
İhtilafın diğer tarafı olan İDTM kaynakları ise, Ceyda Erem tarafından Serbest Bölge'de kiralanan arazide fuar inşaatı yapılmak istendiğini hatırlatarak, kendileri tarafından inşaat kamyonlarının geçişine izin verilmediği için böyle bir 'misilleme'de bulunulduğunu savundu. AHL Serbest Bölgesi'nin bağlı olduğu Dış Ticaret Müsteşarlığı (DTM) da, yolun iki taraf arasında ortak kullanımı için İDTM'ye daha önce anlaşma önerdiğini ancak kabul edilmemesi nedeniyle kapatma kararının alındığını açıkladı. Dış Ticaret Müsteşarlığı haberimiz üzerine yaptığı açıklamada, yolun geçtiği arazinin AHL Serbest Bölgesi'ne ait olduğunu ve uzun zamandır bir talep olmaması nedeniyle kullanılmadığını bildirdi.
SERBEST BÖLGE: İDTM SUÇLU
Açıklamada, Serbest Bölge bitişindeki İDTM tarafından kurulan fuar salonu ile diğer fuar kompleksi arasında geçişi sağlamak üzere izinsiz ve hukuki olmayan bir biçimde yol açıldığı belirtilerek, yolun ortak kullanımı için İDTM yetkilileriyle Mayıs ayında görüşme yapıldığı ve protokol önerildiği ifade edildi. Buna karşın İDTM'nin protokol önerisini kabul etmediği için 2 Ekim 2006 itibariyle yolun kontrollü geçişine başlandığı bildirildi. DTM, karşılıklı protokol sağlanmaması durumunda yolun Serbest Bölge sınırlarına dahil edilmesi amacıyla çitle çevrileceğini vurguladı.
KOPUZ: TEHDİT EDİLDİM
İDTM Yönetim Kurulu üyesi Ali Kopuz ise, Ceyda Erem'in Serbest Bölge'de kiraladığı alanda fuar inşaatı yapmak için inşaat kamyonlarını yoldan geçirmek istediğine dikkat çekti. Bu kamyonların yoldan geçmesi durumunda fuar ziyaretçilerinin ve firmaların çok rahatsız olacağı için İDTM olarak geçişe izin vermediklerini kaydeden Kopuz, AHL Serbest Bölge Müdürü Mustafa Güneş'in geçtiğimiz aylarda kendisini arayarak "kamyonlara izin vermezseniz, yolu kapatırım" diye tehdit savurduğunu savundu. Kopuz "Kamyonların geçişi için 3 aydır bize baskı yapılıyordu" diye konuştu.
ERKAN KIZILOCAK

Yazar İpek Çalışlar davası ertelendi
5 Ekim, 2006 13:26:00 (TSİ)
'Latife Hanım' bu yaz en çok okunanlar arasında üst sıralarda yer almıştı
Yazar İpek Çalışlar ile Hürriyet Gazetesi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Necdet Tatlıcan hakkında 'Latife Hanım' adlı kitabın gazetede yapılan tanıtımında 'Atatürk'ün manevi şahsiyetine basın yoluyla hakaret edildiği' iddiasıyla açılan davanın görülmesine bugün başlandı. Duruşma, 19 aralık tarihine ertelendi.
Duruşmanın yapıldığı Bağcılar 2'nci Asliye Ceza Mahkemesi'nin çevresinde alınan geniş güvenlik önlemleri dikkat çekti.

Davanın ilk duruşmasına, İpek Çalışlar ve Necdet Tatlıcan katılmadı.

Duruşmada, ihbarcı olarak yer alan Hüseyin Tuğrul Pekin ile Atatürkçü Düşünce Derneği Şişli Şubesi Başkanı Erdinç Türkcan ve İsa Ruhi Göbüt'ün davaya müdahil olma istemleri reddedildi.

Mahkeme heyeti, tebligat yapılamadığı belirlenen Çalışlar'a iddianamenin tebliğ edilmesine, Necdet Tatlıcan'ın da bir sonraki duruşmaya zorla getirilmesine karar vererek, duruşmayı erteledi.
İddianameden...
Bağcılar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca hazırlanan iddianamede, Hürriyet gazetesinin 4 haziran 2006 tarihli 'Pazar Hürriyet' ekinin 17'nci sayfasında İpek Çalışlar'ın kaleme aldığı 'Latife Hanım' adlı kitabın tanıtımının yapıldığı belirtilerek, tanıtımda yer alan bazı ifadelere yer veriliyor.

Söz konusu ifadelerde 'Mustafa Kemal Atatürk'ün kadın çarşafı giydiği, korkak bir şahsiyet olduğu, kadın kıyafeti içinde Çankaya'dan kaçmak zorunda kaldığı' şeklinde anlatımların bulunduğu belirtilen iddianamede, bu anlatımlarla eleştiri ve düşünce açıklamanın ötesinde hiçbir resmi tarihi belgeye dayanılmadan Atatürk'ün hatırasına yayın yoluyla hakaret edildiği öne sürülüyor.

İddianamede, Çalışlar ve Tatlıcan'ın Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanun'un 1 ve 2'nci maddeleri uyarınca 1.5 ile 4.5'ar yıl arasında hapis cezasına çarptırılmaları isteniyor.

Türk insan kaçakçısına 8.5 yıl hapis
İngiliz polisinin, geçen yıl gözaltına aldığı Türk vatandaşı Ramazan Zorlu 8 buçuk yıl hapis cezasına çarptırıldı. Zorlu, Avrupa’da insan kaçakçılığı alanında en büyük çetelerden birinin lideri olmakla suçlanıyor.
NTV
LONDRA - İngiltere’nin başkenti Londra’daki Croydon Ağır Ceza Mahkemesi, insan kaçakçılığında Avrupa’nın en büyük çetelerinden birinin lideri olmakla suçlanan Ramazan Zorlu’yu 8 buçuk yıl hapis cezasına çarptırdı.
Zorlu, geçen yıl İngiltere ve diğer bazı Avrupa ülkelerinde iki yıl süren soruşturma sonrası yakalanarak gözaltına alınmıştı. Scotland Yard, yapılan operasyonun insan kaçakçılığı alanında şu ana kadar görülenlerin en büyüğü olduğunu açıklamıştı.
Ramazan Zorlu ve diğer çete mansuplarının yakalandıkları operasyon sırasında Londra’da pek çok ev ve iş yerinin baskına uğradığı, İngiliz polisinin operasyon çerçevesinde Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika ve Danimarka polis teşkilatlarıyla işbirliği yaptığı kaydediliyor.
Aynı davada yargılanan 47 yaşındaki Ali Rıza Gün ile ilgili kararın ise kısa süre içinde açıklanması bekleniyor.
İngiliz basını da, Zorlu ve Gün’ün suçlu olduklarını kabul ettiklerini, bu davanın İngiltere tarihinin en büyük insan kaçakçılığı davası olduğunu yazdı.
Zorlu’nun lideri olduğu çete, TIR’ların içine yaptırılan özel bölmelere saklanan kişileri para karşılığında İngiltere’ye sokmakla suçlanıyordu. Ramazan Zorlu, cezasını tamamlamasının ardından Türkiye’ye iade edilecek.

Sedat Bucak davası karara kaldı
Sedat Edip Bucak'ın, "Susurluk Davası" kapsamında yeniden yargılanmasına devam edildi. Tanık olarak ifade vermeleri beklenen Süleyman Demirel ve Tansu Çiller duruşmaya katılmadı.
Dönemin Diyarbakır İl Alay Komutanı emekli Albay Eşref Hatipoğlu'nun tanık sıfatıyla ifade verdiği duruşmaya, yine tanık olarak ifade vermeleri beklenen 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve dönemin Başbakanı Tansu Çiller katılmadı. Davanın zaman aşımına uğramaması için önümüzdeki celse karar çıkması bekleniyor.
İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmaya dönemin Diyarbakır İl Alay Komutanı emekli Albay Eşref Hatipoğlu tanık sıfatıyla katıldı.
Yine tanık olarak ifade vermeleri beklenen 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve dönemin Başbakanı Tansu Çiller duruşmaya katılmadı.
Duruşmada ifade veren emekli Albay Hatipoğlu, Sedat Edip Bucak'ı tanıdığını, Bucakların evinde Abdullah Çatlı'yı kendisiyle Korkut Eken'in başka bir isimle 'çok büyük istihbaratçı' diye tanıştırıldığını söyledi.
Ancak hangi isimle tanıştırıldığını hatırlamadığını belirten Hatipoğlu'nun, "Basında Mehmet Özbay'ın resmi çıktı ve resimdeki kişinin Abdullah Çatlı olduğunu anladım. Bu olay 1993 yılında Mayıs-Haziran döneminde yaşandı" dedi. Cumhuriyet Savcısı Orhan Erbay'ın, 'Sedat Bucak'ın şimdiye kadar iyi şeylerinden bahsettiniz, kanunsuz bir olayına şahit oldunuz mu ya da gördünüz mü?' sorusuna Hatipoğlu, "Bucak'ı takdir ediyorum. Evine gittiğimde kanunsuz bir şey görmedim. PKK onu tehdit ediyordu ama o hiç yeşil ışık yakmadı. Bucak 200 korucuyu devlet için besliyor" ifadelerini kullandı.
5 yıllık zaman aşımı süresinin dolması nedeniyle tanıklardan Tansu Çiller, Süleyman Demirel, Mehmet Ağar, Doğan Güreş, Hasan Kundakçı ve Fatih Bucak'ın talimatla ifadelerini isteyen mahkeme heyeti, duruşmayı erteledi. Davanın zaman aşımına uğramaması için önümüzdeki celse karar çıkması bekleniyor.
(İHA)

Batman Belediye Başkanı yargı önünde
Batman Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan’ın hakkında açılan dava nedeniyle bugün Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinde(eski DGM) ilk duruşmaya çıkacak.
Yılmaz Ekinci'nin haberi
Duruşmanın bugün saat 09.00’da başlayacağı belirtilirken, Başkan Kalkan’ı yalnız bırakmak istemeyen bir çok Belediye başkanı ve Sivil toplum Örgütü temsilcisinin davayı izlemek için Diyarbakır’a gideceği öğrenildi.
YATAKLIK YAPMAK VE ÜYELİKLE SUÇLANIYOR
Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan hakkında, daha önce değişik tarihlerde ve platformlarda, Kürt sorunu, bölgede yaşanan çatışmalar ve şiddet olayları, Abdullah Öcalan, Beşiri’de meydana gelen çatışma bölgesine gitmesi, Roj TV’nin kapatılmaması için Danimarka Başbakanına mektup gönderilmesi, PKK örgütü üyelerinin cenazelerine ambulans tahsis edilmesi, ölen PKK örgütü üyelerinin taziyelerine gitmesi gibi nedenlerle PKK örgütünün propagandasını yapmak suretiyle yardım yataklık ve üyelik suçlamasıyla dava açmıştı.
15 YIL AĞIR HAPİS İSTENİYOR
Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı,10 sayfalık iddianamesinde Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan hakkında 15 yıla kadar ağır hapis cezası istiyor. Belediye Başkanı Kalkan’ın savunmasını başta Batman Barosu Başkanı Zekeriya Aydın ve Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu olmak üzere kalabalık bir avukat grubunun katılacağı ifade edildi.
"TEMENNİLERİMİZİ DİLE GETİRDİK "
Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan, hakkında açılan davaya gerekçe gösterilen açıklamalarının temelinde barış ve huzura duyulan gereksimi vurguladığını belirterek, şöyle konuştu:
"Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olması yönündeki temennilerimizi dile getirdim. Bölgede yaşanan çatışmaların durması, ülkenin hiçbir yerinde yaşamların yitirilmemesi, cenazelerin kalkmaması yönündeki beklentilerimizi ifade ettik. Sorunların aşılması için yapılması gerekenleri dile getirdik. Tüm bu iyi niyetli çaba ve ifadelerimiz dava konusu olmuştur. Hakkımızda açılan davaların demokrasinin gelişimine katkı sağlaması umudunu taşıyarak beraat edeceğimize olan inancımı ifade etmek istiyorum."

Sivas katliamı sanığı yakalandı
Sivas Katliamı Davası sanıklarından Bülent Düğenci, İstanbul’da yakalandı.
NTV-MSNBC VE AJANSLAR
Güncelleme: 19:57 TSİ 05 Ekim 2006 Perşembe
İSTANBUL - Sivas Katliamı Davası kapsamında “yakalama emriyle” aranan ve Eminönü’nde bir toptancıda çalıştığı belirlenen Düğenci, düzenlenen operasyonla gözaltına alındı. Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesine çıkarılan Bülent Düğenci, tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Büyükelçi Sezer'e şikayet edildi
Dışişleri bürokratı hakkında sahte sicil raporu düzenlediği yargı tarafından da tespit edilen Türkiye'nin Belgrad Büyükelçisi Hasan Servet Öktem, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e şikayet edildi.
Ankara 8. İdare Mahkemesi'nin sahtecilik yaptığına hükmettiği Türkiye'nin Belgrad Büyükelçisi Hasan Servet Öktem, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e şikayet edildi. Cumhurbaşkanı'nı temsil ettiği belirtilen Öktem hakkında, yasal işlem başlatılması istendi.
Dışişleri Bakanlığı Uzmanı Vahit Özdemir'in avukatı Şerif Vural, haklarında yargı kararları bulunan Türkiye'nin Belgrad Büyükelçisi Hasan Servet Öktem, Dışişleri Bakanlığında Daire Başkanı olan Hasan Aşan ve AB nezdinde Türkiye Daimi Temsilciliğinden Başkatip Cem Kahyaoğlu'nu başta Cumhurbaşkanı Sezer olmak üzere, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül'e şikayet etti.
Şikayet dilekçesinde, adı geçenlerin sahte sicil raporu düzenleyerek "Ağır hizmet kusurunu da aşacak biçimde suç işleyerek görevlerini kötüye kullandıkları" belirtilerek, gerekli yasal işlemin yapılması istendi. Şikayet dilekçesinde ayrıca, Öktem'in çalışan eşini çalışmıyor göstererek eş yardımı aldığı ve bunun Sayıştay tarafından belirlendiği ifade edildi. Şikayete konu şöyle gelişti:
Dışişleri Bakanlığı'nın görevlendirmesiyle Eski Dışişleri Bakanı Şükrü Sina Gürel ve Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz'ün danışmanlığını da yapan Vahit Özdemir, uzun süre "kızak" görevde kalınca nedenini öğrenmek istedi. Bilgi Edinme Yasası uyarınca 2000, 2001 ve 2002 yıllarına ilişkin sicil raporunu alan Özdemir, raporunun sicil amiri olmayanlar tarafından doldurulduğunu ve daha önce bizzat Şükrü Sina Gürel ve Enis Öksüz tarafından doldurulan sicil raporunun göz ardı edildiğini görünce yargıya başvurdu.
İDARE MAHKEMESİ'NDE DAVA
Vahit Özdemir, 2000 ve 2001 yılına ait sicil raporunun yetkisiz kişilerce ve usulsüz olarak doldurulduğu ve Dışişleri Bakanlığı bürokratlarının düzenlediği sicilin iptali için Ankara 8. İdare Mahkemesi'ne başvurdu. 8. İdare Mahkemesi, 21 Şubat 2006'da davayı görüştü.
8. İdare Mahkemesi, Dışişleri Bakanlığı'nda uzman olarak çalışan Vahit Özdemir'in 17 Ocak 2000-17 Şubat 2001 tarihleri arasında Ulaştırma Bakanlığı'nda geçici olarak görevlendirdiğine işaret ederek, Dışişleri Bakanlığı'nın bir yazı ile 2000 ve 2001 yılına ilişkin sicil raporunu doldurmak üzere Ulaştırma Bakanlığı'na gönderdiğine değindi. Mahkeme, Devlet Memurları Sicil Yönetmeliği gereğince, Özdemir'in görevlendirildiği makamdaki amirleri tarafından sicilinin doldurulması gerektiğini belirterek, Bakanlık bürokratlarının "yetki ve şekil unsuru yönünden hukuka aykırı" davrandığına hükmetti.
İdare Mahkemesi'nin aldığı karar üzerine Dışişleri Bakanlığı yürütmeyi durdurma istemiyle Danıştay'a başvurdu. Danıştay, yürütmeyi durdurma istemini reddetti.
BÜROKRATLAR ALEYHİNE TAZMİNAT DAVASI
Vahit Özdemir, kendisi aleyhinde usulsüz sicil raporu düzenledikleri gerekçesiyle dönemin Dışişleri Bakanlığı Personel Daire Başkanı Hasan Servet Öktem ve yardımcıları Hasan Aşan, Cem Kahyaoğlu hakkında her yıl için 75'er bin YTL'lik maddi ve manevi tazminat davası açtı. Özdemir ayrıca, bürokratlar hakkında Ankara Cumhuriyet savcılığına sahtecilik yaptıkları iddiasıyla suç duyurusunda bulundu.
ERDOĞAN'IN KİRVESİNE "TEHLİKELİ, SİNSİ" DENİLDİ
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 9 Eylül 2001'de Topkapı Eresin Otel'de düzenlenen törende Vahit Özdemir'in oğlu Uğur'un kirvesi oldu. Özdemir'in, Dışişleri bürokratlarınca hazırlanan sicil raporunda şu görüşler dikkat çekti:
"-(2000 yılıyla ilgili olarak)-Tehlikeli, sinsi, güvenilmez, ahlaki zaafiyetleri olan bir memurdur. Siyasi çevrelerden baskılarla dış tayin yaptırma geleneği vardır. Dış tayine gönderilmemesi uygun olur. Dosyası olaylarla doludur.
-(2001 yılıyla ilgili olarak)-Tüm dış görevlerinde sorunlar çıkarmış, devletin itibarını zedelemiştir. Siyasi faaliyetler kanalıyla tayin ve terfi peşinde koşmuştur.
-(2002 yılıyla ilgili olarak)-fiilen görev almaktan kaçındı. Bakanlık dışında çalışmayı sürdürdü. Son altı yıllık sicil ortalamasının alınmasının isabetli olacağı akla gelmekte”.
ÖZDEMİR AKP'DEN MİLLETVEKİLİ ADAY ADAYI DA OLDU
Vahit Özdemir, AKP'nin kuruluş aşamasında Erdoğan'a yakınlığıyla biliniyor. AKP kurulmadan önce Erdoğan'ın yabancı büyükelçilerle yaptığı yemekli toplantılarda Özdemir'in ismi de geçmişti. Vahit Özdemir, 3 Kasım milletvekili seçimleri için AKP Ankara 2. Bölge aday adayı da olmuştu.
(ANKA)

Çölaşan'ın hesaplarına inceleme
Emin Çölaşan'ın banka hesaplarına ilişkin haber nedeniyle, Muhammet Kutlu'nun yargılanmasına devam edildi. Hakim, Çölaşan'ın hesaplarının incelenmesine karar verdi.
Gazeteci-Yazar Emin Çölaşan'ın banka hesaplarına ilişkin haberler nedeniyle, Kırmızı Çizgi Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Muhammet Kutlu'nun yargılanmasına devam edildi.
Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki davanın bugünkü duruşmasına, Kutlu ile avukatı Bülent Ekşi katıldı.
Ekşi, haberlerde yer alan iddialarla ilgili olarak Çölaşan'ın hesaplarının, oluşturulacak bilirkişi heyeti tarafından incelenmesini talep etti.
Bülent Ekşi, müdahil tarafın yeni iddialarına karşı ek savunma için süre istedi.
Cumhuriyet Savcısı, davaya ilişkin bilirkişi raporunun yeterli olduğunu, yeni bir bilirkişi raporuna gerek olmadığını belirtti.
Mahkeme heyeti ise sanık avukatının talebini yerinde bularak, banka konusunda uzman bir hukukçu ile 2 bankacıdan oluşacak bilirkişi heyeti tayin edilmesine karar vererek, duruşmayı erteledi.
İddianamede, Kutlu'nun, 5411 Sayılı Bankalar Kanunu'nun 159/1. maddesi uyarınca 1 yıldan 3 yıla kadar hapis ve bin günden iki bin güne kadar adli para cezası talep ediliyor.

250 bin YTL'yi getirip yurtdışına çıkabilecek
El konulan Egebank'ın zarara uğratılmasıyla ilgili davada mahkeme heyeti Yahya Murat Demirel'in eşi Ayşenur Esenler'in yurt dışı çıkış yasağının kaldırılmasını 250 bin YTL'lik teminatın yatırılması koşuluna bağladı. Esenler'in avukatı Turan Kurtuluş, şeker hastası olan müvekkilinin yurt dışında kök hücre nakli tedavisi olması için çıkış yasağının kaldırılmasını talep etti. Mahkeme de, 250 bin YTL güvence yatırması karşılığında Esenler'in çıkış yasağının kaldırılabileceğine hükmetti.
İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmada Yahya Murat Demirel'in avukatı Fehmi Yıldırım, müvekkilinin geçirdiği ani bir rahatsızlık nedeniyle katılamadığını belirterek, 'En kısa zamanda müvekkilimi hazır bulunduracağım veya 20 gün içinde yazılı savunmasını mahkemeye sunacağız' dedi. Sanık Ayşenur Esenler'in avukatı Turan Kurtuluş, müvekkilinin yurtdışına çıkış yasağının sağlık sorunları nedeniyle kaldırılmasını talep etti.
DURUŞMAYA ERTELEME
Mahkeme Heyeti, Ayşenur Esenler'in Ceza Muhakemesi Kanunu'nda 'Adli Kontrol' başlığı altında düzenlenen 109/3-a-f maddeleri gereğince 250 bin YTL güvence yatırması karşılığında yurtdışına çıkış yasağının kaldırılmasına karar verdi. Duruşma, birleşen dosyalar yönünden inceleme yapılarak ek bilirkişi raporunun alınmasının gelecek celse düşünülmesine karar verilerek ertelendi.
KARARA İTİRAZ EDECEKLER
Avukat Kurtuluş, mevekkili Ayşenur Esenler'in Yahya Murat Demirel'in eşi olduğu için yargılandığını belirterek 'Mahkeme yurtdışı yasağının kaldırılması için Ayşenur Esenler'den çok büyük bir rakam istedi. Bugüne kadar Egebank davasında yargılanan birçok kişinin yurtdışı yasağı kaldırıldı. Hiçböyle bir para istenmemişti. Müvekkilime karara itiraz etmesini söyleyeceğim' dedi.
TEDAVİ ABD'DE YAPILABİLİYOR
Diyabet Uzmanı Selçuk Can, 'Şeker hastalığında kök hücre nakli ülkemizde yapılmıyor. Bu nakil sadece Amerika'da yapılıyor. Tip1 şeker hastalarında pankreasın insülin üreten adacık hücreleri bozuluyor. Yeni hücrelerin nakliyle insanda en küçük protein hormonu olan insülin salgılanması ile normale dönebiliyor' diye konuştu.
Birçok davası devam ediyor
Yahya Murat Demirel, Egebank'a el konulmasından sonra 2 Ekim 2000'de tutuklandı. Birkaç yıl hapis yattıktan sonra tahliye oldu. 2005 yılbaşı gecesi kaçtığı Bulgaristan'da yakalandığında yanında hapisteyken evlendiği eşi Ayşenur Esenler de vardı. Yurtdışına çıkma yasağı olduğu için geri getirildi ve tutuklandı. Tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan Demirel'in evindeki bütün eşyalara ve özel helikopterine TMSF tarafından el konuldu. Demirel'in birçok davası devam ediyor.

Albay'la Çatlı'yı kim tanıştırdı?
'Susurluk Davası' kapsamında hakkında verilen beraat kararı bozulan eski milletvekili Sedat Edip Bucak'ın yeniden yargılandığı davada, eski Diyarbakır Jandarma Alay Komutanı emekli Albay Eşref Hatipoğlu tanıklık yaptı.
Bucak'ın katılmadığı İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada tanık olarak ifade veren Hatipoğlu, 1992 ile 1995 yılları arasında Diyarbakır İl Jandarma Alay Komutanı olarak görev yaptığını söyledi.
O dönem Diyarbakır ve Şanlıurfa-Siverek bölgesinde terör örgütü üyelerinin yol kesme eylemi yaptığını ifade eden Hatipoğlu, Sedat Edip Bucak'ın akrabalarının da gönüllü köy korucusu olduğunu hatırlattı.
Bu korucuların faydalı olduğunu ve yolun güvenlik altına alındığını kaydeden Hatipoğlu, Sedat Edip Bucak'ın organize ettiği köy korucularına 200 kadar silah dağıtıldığını ifade etti. Hatipoğlu, bu korucuların bazı operasyonlarda da kullanıldığını ve kendilerine hiçbir güvenlik sorunu yaşatmadıklarını söyledi.
-ABDULLAH ÇATLI-
Koruculuk sistemiyle olayların durma noktasına geldiğini anlatan Eşref Hatipoğlu, 1993 yılının baharında, dönemin Asayiş Kolordu Komutanı (emekli) Korgeneral Hasan Kundakçı, Şanlıurfa Jandarma Alay Komutanı, bazı kaymakamlar, Siverek Jandarma Bölük Komutanı, bazı subaylar ile Siverek'e giderek Sedat Edip Bucak'ı ziyaret ettiklerini anlattı.
Burada, Siverek'e 5-6 kilometre uzaklıkta su kenarında ağaçlık bir yerde beraber öğle yemeği yediklerini ifade eden Hatipoğlu, çeşitli sohbetler ve konuşmalar yapıldığını belirtti. O sırada Emniyet Genel Müdürlüğü için çalışan eski sınıf arkadaşı emekli Yarbay Korkut Eken'in de orada olduğunu söyleyen Hatipoğlu, Eken'in kendisini bir kişi ile tanıştırdığını belirtti.
Eken'in kendisine bu kişinin iş adamı olduğunu, çok büyük istihbarat faaliyetlerinde bulunduğu, bu istihbaratlar sonucunda büyük operasyonlar yapıldığını söylediğini ifade eden Hatipoğlu, ''Susurluk'' olayından sonra basında fotoğrafları çıkınca, tanıştığı kişinin Abdullah Çatlı olduğunu öğrendiğini anlattı.
Cumhuriyet savcısının, Bucak'ın kanun dışı bir faaliyetini duyup duymadığını sorduğu Hatipoğlu, duymadığını söyledi.
Hatipoğlu ayrıca, Bucak'ın tehdit altında olmasına rağmen kesinlikle terör örgütüne ''yeşil ışık'' yakmadığını söyledi.
-KARAR GELECEK CELSE-
Mahkeme heyeti, daha önce dinlenilmelerine karar verilen ve aralarında 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş'in de bulunduğu tanıklar için Ankara Ağır Ceza Mahkemesine yazılan talimatın tekrarlanmasına ve zaman aşımı süresinin dolacak olması dikkate alınarak faks da kullanılmasına karar verdi.
Mahkeme heyeti, tanıklar arasında bulunan eski başbakanlardan Tansu Çiller'in ifadesi için ise Kuşadası Asliye Ceza Mahkemesine talimat yazılmasına ve zaman aşımı süresi nedeniyle işlemin çabuklaştırılarak talimat cevabının faksla istenmesine hükmetti.
Zaman aşımı süresinin dolmaması için gelecek celse kararın verileceğini belirten mahkeme heyeti, duruşmayı erteledi.
-DAVANIN GEÇMİŞİ-
Kaldırılan İstanbul DGM Cumhuriyet Başsavcılığı, Susurluk'ta 3 Kasım 1996'da yaşanan trafik kazasının ardından dönemin DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Edip Bucak hakkında, TBMM tarafından dokunulmazlığının kaldırılması üzerine ''gıyabi tutuklama kararıyla aranan Abdullah Çatlı'nın yerini bildiği halde yetkili mercilere haber vermeyerek saklamak'', ''cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak'' ve ''vahim nitelikte silah bulundurmak'' suçlarından 11 ile 20 yıl arasında ağır hapis cezası istemiyle dava açmıştı.
Bucak'ın 18 Nisan 1999'da yeniden Şanlıurfa Milletvekili seçilmesi üzerine yargılaması 3 Mayıs 1999 tarihinde durdurularak dokunulmazlığının kaldırılması istemiyle dosyası yeniden TBMM'ye gönderilmişti.
3 Kasım seçimlerinde milletvekili seçilemeyen Bucak'ın dosyası, TCK'nın 313. ve 314. maddelerinin DGM kapsamından çıkarılması nedeniyle İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmişti.
Davayı, 26 Haziran 2003 tarihinde karara bağlayan mahkeme heyeti, Bucak'ın, ''cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak'' suçlamasından beraatına, diğer suçlamalara ilişkin ise ''Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun'' kapsamında davanın kesin hükme bağlanmadan ertelenmesine karar vermişti.
Kararı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesinin bozma ilamında, ''Bucak'ın TCK'nın 313. maddesinin 2, 3 ve 4. fıkraları uyarınca mahkumiyeti gerekirken dosya içeriğine uygun olmayan gerekçeyle beraatına karar verilmesinin bozmayı gerektirdiği'' kaydedilmişti.
Bunun üzerine yeniden yapılan yargılamanın 29 Mart 2005 tarihli duruşmasında esas hakkındaki görüşünü açıklayan Cumhuriyet Savcısı Orhan Erbay, daha önce verilen beraat kararının yerinde olduğunu belirterek, mahkemenin eski kararında ısrar etmesini istemişti.
AA

Suikastçi Eta üyesine 41 yıl hapis
İspanya mahkemesi, Kral Juan Carlos'a suikast planlayan terör örgütü ETA üyesi Javier Perez Aldunate'ye 41 yıl hapis cezası verdi.
Kral Carlos'u 2004 yılındaki Paskalya tatilinde Palma de Mallorca kentini ziyareti sırasında öldürmeyi planlayan, ancak uzun namlulu tüfek elde edememesi nedeniyle planını uygulayamayan Aldunate, 2005 yılının Şubat ayında yakalandıktan sonra suikast hazırladığını kabul etmişti.
Aldunate'nin Vizcaya'daki evinde yapılan aramada, uzun namlulu bir tüfek, bir tabanca, 30 mermi, birçok siyasetçiyle ilgili takip ve güvenlik bilgileri, jandarma üyelerine ait bilgiler ele geçirilmişti. ETA üyesi mahkemedeki ifadelerinde, tutukluluğu sırasında polisin kendisini tehdit ettiğini ve işkence gördüğünü öne sürmüştü
AA

Belçika'da iftiracı mecilis üyesine hapis cezası
Belçika'nın Genk bölgesinde bir Türk gencine iftira atan aşırı sağcı bir belediye meclisi üyesi, mahkeme tarafından 6 ay tecilli hapis ve 2500 avro para cezasına çarptırıldı.
Belçika'nın Genk bölgesinde bir Türk gencine iftira atan aşırı sağcı bir belediye meclisi üyesi, mahkeme tarafından 6 ay tecilli hapis ve 2500 avro para cezasına çarptırıldı.
Genk Mahkemesi, Chris Du Bois (50) adlı belediye meclisi üyesi ile akrabası olan bir genç kızı 2004 yılında yaşanan bir olay çerçevesinde yargıladı. Du Bois, o dönemde 18 yaşında olan akrabasının okulda bir Türk genci tarafından bıçakla tehdit edildiğini ileri sürmüş, bu iddia çerçevesinde bölgede bildiriler dağıtarak, ''güvensizlik ortamından'' yakınmış ve siyasi propaganda yapmıştı.
Adli soruşturma sırasında olayın bir iftiradan kaynaklandığı ortaya çıkarıldı ve okulda saldırıya uğradığını iddia eden genç kız bunun gerçek olmadığını itiraf etti. Mahkeme, bugünkü oturumunda, genç kız hakkında kararı askıya alırken, aşırı sağcı Du Bois'ya tecilli hapis ve para cezası verdi. (

'Sandık' üyelerini ilgilendiren bir Anayasa Mahkemesi kararı
Anayasa Mahkemesi, sandık mensuplarının maaş ve ücretlerinden kesilen tutarların, sandığın tüzel kişiliğine geçmesiyle, bu kesintiler üzerinde mensubun mülkiyet hakkının sona erdiğini belirterek, böyle bir mülkiyet hakkından söz edilemeyeceğine göre, bunun ''kazanılmış hak'' olarak nitelendirilmesinin de mümkün olamayacağını bildirdi.

TBMM'deki "Tohumculuk Yasa Tasarısı" görüşmelerinde tartışma çıktı
ANKARA - TBMM'deki "Tohumculuk Yasa Tasarısı" görüşmelerinde tartışma çıktı. CHP, iktidarın kendilerine söz hakkı tanımadığı için çalışmaları engelledi.
TBMM Genel Kurulu'nda AB'ye uyumu öngören ve 9. uyum paketi içinde yer alan "Tohumculuk Yasa Tasarısı" görüşmelerinde sert tartışmalar yaşandı. Görüşmelerine dün başlanan ve bugün devam edilen tasarı "Temel Yasa" olarak 2 bölüm halinde ele alınıyor. Ancak AK Parti Grubu, CHP önergeleri üzerinde CHP'li milletvekillerinin konuşmasına fırsat vermemek için taktik uyguladı. CHP'lilerin verdikleri önergeye komisyon ve hükümet katıldığı için muhalefet yani CHP'li milletvekilleri kendi önergeleri üzerinde konuşamıyor. Ancak hükümet ve komisyon tarafından kabul edilen önergeler, iktidar grubunca Genel Kurul'da reddediliyor. Böylece CHP hiçbir önerge üzerinde görüşlerini açıklayamıyor. CHP'liler de AK Parti'nin bu taktiğine sert tepki gösterdi. TBMM Başkanı İsmail Alptekin'i de eleştiren ve kürsüye yürüyen CHP'liler Genel Kurul'un çalışmasına izin vermedi. Bunun üzerine, TBMM Başkan Vekili Alptekin 3 kez oturuma ara vermek zorunda kaldı.

Mali müşavir ve muhasebecilere mali tatil geliyor
ANKARA- Mali müşavirler ve muhasebecilerin uzun yıllardır beklediği mali tatil konusunda geri sayım başladı. Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu her yıl temmuz ayının birinden 20'sine kadar mali tatil ilan edilmesini öngören yasa teklifini kabul etti. Yasa teklifinin bugün Meclis Genel Kurulu'nda kabul edilerek, hafta sonu yapılacak TÜRMOB Genel Kurulu'na yetiştirilmesi hedefleniyor.
Mali tatil ilan edilmesine ilişkin olarak iktidar ve muhalefet milletvekilleri tarafından verilen 5 ayrı yasa teklifi dün Meclis Plan Bütçe Komisyonu'nda birleştirilerek ele alındı. Daha kapsamlı hazırlanan AKP Ankara Milletvekili Bülent Gedikli'nin yasa teklifi, yapılan değişikliklerle kabul edildi. Kabul edilen yasa teklifine göre her yıl temmuz ayının birinden 20'sine kadar (yirmisi dahil) "mali tatil" uygulanacak. Mali tatil süresince kanuni sürelerinde verilmesi gereken beyanname, vadesi mali tatile rastlayan vergi, resim ve harçlar ile vergi ceza ve gecikme zamları, vergi ve cezalara karşı uzlaşma talep etme veya cezada indirim hükümlerinden yararlanma amacıyla yapılacak başvuru ve bilgi verilmesine ilişkin süreler, tatilin bittiği günden itibaren 7 gün uzatılacak. Ayrıca, belirli sürelerde yapılması gereken muhasebe kayıt ve bildirim süreleri ile vergi işlemlerine ilişkin dava açma süreleri, mali tatil süresince işlemeyecek. Teklif, mali tatil süresince inceleme amacıyla defter ve belgelerin ibrazının talep edilmemesini ve mükellefler hakkında inceleme yapılmamasını, mali tatil süresi içinde gerçekleşen tebligat işlemlerinde sürenin, mali tatilin son gününden itibaren işlemeye başlamasını içeriyor.
Gümrük idareleri, il özel idareleri ve belediyeler tarafından tahsil edilen vergi, resim ve harçlarla ilgili olarak mali tatil uygulanmayacak.

Çöp-posta göndericilere 3 yıl hapis
Çöp-posta göndererek binlerce kullanıcının e-posta kutularını işgal eden iki ABD’li hapis cezasına çarptırıldı.
CNET
NTV-MSNBC
SAN FRANCISCO - Jared Cosgrave ve Mohammed Haque adlı hacker’a, ABD’de 2004’te yürürlüğe giren anti-spam yasasına göre suçlu bulunarak 3 yıl hapis ve 250.000 dolar para cezası verildi. FBI’ın da katıldığı soruşturmada, bu iki hacker’ın PeoplePC adına kayıtlı 10 e-posta adresinden binlerce ticari reklam görünümlü spam-posta attıkları belirlenmişti.

Emniyet, 20 bin polis alacak
Emniyet Genel Müdürlüğüne 20 bin yeni polis kadrosu verilmesini öngören kanun tasarısı, TBMM Başkanlığına sunuldu.
“Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Eki Cetvellerin, Emniyet Genel Müdürlüğüne Ait Bölümünde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”, Emniyet Genel Müdürlüğünün taşra teşkilatına 20 bin polis kadrosu ihdas edilmesini düzenliyor. Tasarının, gerekçesinde, Emniyet Genel Müdürlüğünün emniyet hizmetleri sınıfı personelinin son derece ağır ve mevcut mesai düzeni dışında fazla çalışma yaparak emniyet ve asayiş hizmetlerini yürüttüğü belirtilerek, “Ülkemizin sosyal ve ekonomik yönlerden gelişmesi, yeni yerleşim birimlerinin kurulması, mevcut yerleşim bölgelerindeki nüfus artışı ve mülki yapılanmada meydana gelen değişikliklerle birlikte jandarma sorumluluk bölgesinde bulunan yerleşim bölgelerinin polis sorumluluk bölgesine devredilmesi gibi nedenler, emniyet teşkilatının iş yükünü ve personel ihtiyacını sürekli artırmaktadır”denildi.

OSB yönetmek apartman yönetmeye benzemez
Sanayi Bakanlığı tarafından web sitesine konan Organize Sanayi Bölgeleri kanun tasarısı taslağı, TOBB ile TÜSİAD’ı bir kez daha karşı karşıya getirdi
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkan Yardımcısı Zafer Çağlayan, Organize Sanayi Bölgeleri (OSB) Kanun Tasarısı taslağında tartışmaların yanlış bir noktaya götürüldüğünü belirterek, taslağın hazırlayıcısının kendileri olmadığını kaydetti. OSB Üst Kuruluşu Başkanı Bülent Koşmaz da “OSB yönetimlerinin sanayicilerin elinden alınması söz konusu değil. OSB yönetmeyi bir apartman yönetmekle eş tutmak, bu kadar basite indirgememek lazım” diye konuştu.
BİZ HAZIRLAMADIK
Koşmaz bu sözleri ile TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı’yı hedef almış oldu. Zira Sabancı geçen hafta taslak ile ilgili olarak “Siz bir apartmanda kat sahibi olacaksınız, ama o apartmanın yönetimini seçme hakkınız olmayacak. Sizi kimin yöneteceği yasayla belirlenecek. Bu nasıl bir anlayıştır, doğrusu kavrayamadık” demişti.
Tasarının özellikle OSB’lerin yönetim tarzı ile ilgili değişiklikleri, tartışma yaratmışa benziyor. Tasarı bu haliyle yasalaşırsa OSB’ler 15 kişilik müteşebbisler heyeti tarafından yönetilecek. Bu 15 kişinin 9’u Oda temsilcisi, 6’sı OSB’de işyeri olanlardan oluşacak.
OSB yönetimlerinin yetkileri de artacak. Kamulaştırma hakkı başta olmak üzere tüm yönetimsel haklar OSB yönetimine devredilecek ve bir anlamda OSB yönetimi tek durak ofis olarak çalışacak.
OSB yönetimlerinde hali hazırda kamu ağırlığı olduğunu belirten Zafer Çağlayan, yeni taslakta yönetim ağırlığının tekrar sanayiciye verildiğini ifade etti. Çağlayan, hazırlamadıkları bir taslağı savunmanın da kendi işleri olmadığını sözlerine ekledi.

Hastasını göremedi hemşireyi darp etti
Bursa'nın Orhangazi ilçesinde, gece yarısı gittiği hastanede ziyaret saati olmadığı gerekçesiyle göremediği hastasının 5 saat sonra öldüğünü öğrenen kişinin, ziyarete izin vermediğini iddia ettiği hemşireyi darp ettiği öne sürüldü.
Alınan bilgiye göre, Orhangazi Devlet Hastanesinin dahiliye kliniğinde tedavi gören yakınını ziyaret etmek için gece yarısı hastaneye giden Ali G, nöbetçi hemşire Hayriye Şener'in, ziyaret saati dışında hasta ziyaretinin yasak olduğu uyarısıyla karşılaştı.
Hastaneden ayrıldıktan 5 saat sonra yakınının öldüğünü öğrenince yeniden hastaneye giden Ali G'nin, kendisini ziyaret için üst kata bırakmadığını öne sürdüğü hemşire Hayriye Şener'i darp ettiği ve hakarette bulunduğu iddia edildi.
Kızının gözleri önünde saldırıya uğradığını iddia eden Şener'in Orhangazi Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunması üzerine ifadesine başvurulan zanlının serbest bırakıldığı, olayla ilgili soruşturmanın sürdürüldüğü öğrenildi.
Bu arada, Şener'e geçmiş olsun ziyaretinde bulunan Türk Sağlık Sen Bursa İl Temsilcisi Mustafa Köse, son zamanlarda hastanelerde sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin arttığını söyledi.
Görevlerinde fedakarlık yapan sağlık çalışanlarına yönelik saldırıları şiddetle kınadıklarını belirten Köse, Şener'in sadece görevini yaptığı için hasta yakınının saldırısına maruz kaldığını, sendika avukatlarının sonuna kadar olayın takipçisi olacaklarını kaydetti.
Köse, “Bu ne ilk ne de sondur. Biz Türk Sağlık Sen olarak hasta haklarına ne kadar saygı duyuyorsak, sağlık çalışanlarının haklarına da o kadar saygı duyulmasını istiyoruz” dedi.

Uzayan dava ev sahibi yaptı
Atalay Dede, Dev-Yol davası kapsamında 22 yaşında gözaltına alındı. 8 yıl hapis yattı. Yargılandığı dava yıllarca sonuçlanmayınca 2000 yılında AİHM’e başvurdu. Kazandığı 27 bin YTL tazminatla da ev aldı...

TÜRKİYE tarihinin en uzun davalarından biri önceki gün sonuçlandı. 24 yıl süren Dev-Yol davası sanıkları çeyrek asır sonra gelen müebbet hapis cezasıyla şaşkına döndü. 80’li yılların sonunda cezaevinden çıktıklarında hepsi 35’i, dava sonuçlandığında ise 50’li yaşları aşmışlardı. İşte onların hikayeleri...
ATALAY DEDE
Kızım beni kahraman görüyor
SU an 47 yaşında. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okurken 22 yaşında gözaltına alındı. 8 yıl hapis yattı. Dava süresinin uzaması nedeniyle 2000 yılında AİHM’de dava açtı. Kazandığı 27 bin YTL tazminatla evini aldı. Bir şirkette finans müdürü olarak çalışıyor.
12 yaşında kızı olan Dede yaşananları şöyle anlatıyor: ‘Kızım, ‘12 Eylül’ün kötü olduğunu sayende öğrendim’ diyor. Cezaevinde yattığımı biliyor. Başbakanlarının da bir biçimde cezaevinde yattığını, dün tutukluyken bugün Başbakan olduğunu farkında. Beni kahramanı olarak görüyor.’
OSMAN N. RAMAZANOĞLU
Kayıp dosyalar gözardı edildi
Oyıllarda henüz 24 yaşındaydı. Genç bir öğretmen adayıydı. Şimdi 48 yaşında. Matbaacılık yapıyor. 2 çocuğu var. Çocukları yaşadıklarını bilmiyor. Ramazanoğlu, ‘Davayla ilgili süreci evimize yansıtmamaya özen gösterdik’ diyor. Davanın 24 yıl aradan sonra hapis cezasıyla sonuçlanmasının şaşkınlığını yaşayan Ramazanoğlu şöyle konuşuyor:
‘BU siyasi bir davadır. Aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen, dava delillere bakılmadan sonuçlandırılmıştır. Bir sürü dosya kayıptır. Bunlar gözardı edilerek, ceza verilmiştir. Bundan sonra Yargıtay’a gidilecek. Ve temyize başvuracağız. CMK’ya göre tek belge bile eksikse karar çıkamaz. Yargıtay, böyle bir skandalın üstünün örtülmesine göz yummaz.’

CAHiT AKÇAM
Yine AİHM’de dava açacağım
ODÖNEM daha 24 yaşındaydı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi 1’inci sınıfta okuyordu. 1981 yılının Kasım ayında Çankaya’da gözaltına alındı. 90 gün boyunca sorgulandı. Tutuklandı. 1988 yılında tahliye edildi. Aftan yararlanarak tekrar okuluna döndü. 4 yılda mezun oldu. 1990’da evlendi. Şu an 49 yaşında. ‘Devrim’ adını verdiği oğlu ve eşiyle mutlu bir hayat sürüyor. Ülkenin çıkarlarını korumak için yaptığını iddia ettiği eylemlerden dolayı yıllarca yargılanan Akçam, artık bir yayınevi sahibi.
TUTUKLU kaldığı süre içerisinde ‘arkadaş’ özlemi çektiği için yayınevinin adını ‘Arkadaş’ koymuş. Babası Dursun Akçam ve ağabeyi Taner Akçam da yargılanıp hapse girmiş. Baba-oğul daha sonra hapisten kaçıp uzun yıllar yurtdışında yaşamış. Akçam, gözaltında iki arkadaşını da işkence yüzünden kaybetmiş. Kendisini savunan ilk avukatı 1993 yılında ölmüş. Daha sonra başka bir avukat tutmuş. AİHM’de açtığı davadan 2003’te 22 bin YTL tazminat kazanan Akçam, kararın kesinleşmesinin ardından yeniden dava açacak.
NURETTiN AYTUN
Hálá hapis hesabı yapıyorlar

DAVA başladığında 18 yaşındaydı. Davanın en küçük tanığı oydu. Defalarca yargılandı. İdam ve müebbet hapis cezalarına çarptırıldı. Yargıtay’a gitti. Karar bozuldu. Şimdi 46 yaşında ve 2 çocuk babası. Ankara’nın en ünlü bar ve konser salonlarından olan Saklıkent ile Nüans’ın işletmeciliğini yapıyor.
‘BİR insanın özgürlüğü bu kadar uzun süre kısıtlanabilir mi?’ diye soran Aytun şöyle devam ediyor: ‘Ülkeyi bu konuma getiren 12 Eylül düzenidir. Türkiye ne zaman 12 Eylül’le hesaplaşırsa o zaman aydınlık geleceğe gider. O dönemin müdahil avukatı bugünün Adalet Bakanı Cemil Çiçek’ti. Hala 3 gün daha yatırabilir miyiz hesabı yapıyorlar. ’
05.10.2006

İstmar Turizm satışlarını durdurdu

İstmar Turizm, bir gazeteye verdiği ilanda yurtiçi, yurtdışı, şeker bayramı dahil tüm turlarının iptal edildiğini, satışlarının durdurulduğunu açıkladı.
Türkiye Seyahat Acentaları Birliği`nin (TURSAB), bugün İstmar Turizm`de denetim yapacağı bildirildi.
TURSAB Avukatı Müge Canpolat, şirketin faaliyetlerini durdurması konusunda kendilerine henüz resmi bir bilgi ulaşmadığını ancak, sabah saatlerinden bu yana şirketle ilgili şikayet telefonları aldıklarını söyledi.
Şikayette bulunan kişilerin, İstmar`dan Şeker Bayramı turu satın aldıklarını ancak, şirkete ulaşamadıklarını aktardığını ifade eden Canpolat, `Konuya ilişkin iş yerinde bir denetim yapılacak` dedi.
Diğer tur yetkilileri de, İstmar`a kapora yatıran müşterilerin kendilerini arayıp, `İstmar`a kapora verdik. Onu sayarsanız sizinle geliriz` diye teklifte bulunduklarını söyledi. Yetkililer, seyahat edeceklerin 10 dolar değerindeki TURSAB sigortası yaptırmaları durumda, acentanın batması, tatilin iptal olması, uçak ve otel sorunları olması durumunda maduriyetlerinin giderileceğini söyledi.

Rüzgarlı köyünün santral mücadelesi
Rize’nin İkizdere Vadisi’ne yapılması planlanan hidroelektrik santrale karşı köylüler iptal davası açtı. Belediye Başkanı da projeye karşı çıkıyor.
Hilmi Hacaloğlu
NTV-MSNBC
RİZE - Devlet Su İşleri’nin yaptığı çalışmaya göre, Türkiye’nin hidroelektrikteki teknik potansiyeli 237 milyar kilowatt saat. Ancak bunun yalnızca yüzde 20’si kullanılıyor. Enerjiye talebi her geçen gün artan Türkiye, hidroelektrik santral inşaatına ağırlık verdi. Doğu Karadeniz Bölgesi, özellikle de Rize dereleri, en gözde hidrolik alanları arasında yer alıyor.
Bu çerçevede Rize’de İkizdere Vadisi’ne 9 hidroelektrik santral yapılması planlanıyor. EPDK ve DSİ, Rüzgarlı köyüne yapılacak iki santral için izinleri verdi. Ancak santrallere karşı çıkan Rüzgarlı köyü halkı bu inşaatları engellemekte kararlı.
BELEDİYE BAŞKANI VE KÖYLÜLER KARŞI
Rüzgarlı köylüsü, Trabzon İdare Mahkemesi’ne santral lisanslarının iptal edilmesi için dava açtı. Yerel seçimlere kadar 1961 yılında yapılan İkizdere Hidroelektrik Santrali’nin Genel Müdürlüğü’nü yürüten AKP’li Belediye Başkanı Hasan Köseoğlu da bu santrallere karşı.
Köseoğlu, “Öyle projeler hazırlanmış ki, dereler tamamen kurutuluyor. Daha fazla enerji elde edelim diye bunu kabul etmek mümkün değildir. Böyle bir projenin gerçekleştirilmesi bu vadinin tamamen ölümü demektir” dedi.
AVUKAT OKUMUŞOĞLU: SORUN İLETİŞİMSİZLİK
Her dere için farklı su rejimi belirlenmesini eleştiren Avukat Yakup Okumuşoğlu, asıl sorunun devlet kurumları arasındaki iletişimsizlik olduğunu kaydetti.

Türkiye Aydar’ı İsviçre’den istedi
Adalet Bakanı Cemil Çiçek, İsviçre’den, PKK/Kongra Gel Başkanı, eski DEP milletvekili Zübeyir Aydar’ın mültecilik talebinin kabul edilmemesini ve iadesini istediklerini bildirdi
ANKARA - Çiçek, İsviçre Adalet ve Polis Bakanı Christoph Blocher ile yaptığı görüşmenin ardından yaptığı açıklamada PKK, DHKP-C ve TKP-ML’ye üye Mehmet Eşiyok, Erdoğan Elmas ve Zeynep Yeşil’in, İsviçre’de iade amacıyla tutuklu bulunduklarını söyledi.
Zübeyir Aydar ile ilgili tutuklama kararı bulunmadığını anlatan Çiçek, mültecilik talebinin kabul edilmemesini ve iadesini istediklerini bildirdi. İsviçre makamlarının iade talepleriyle ilgili bilgiler istediğini kaydeden Çiçek, bu konuda Anayasa’nın verdiği garantileri ilettiklerini söyledi. Çiçek, bu kişilerin yargılanmasında diğer suçlulardan bir fark olmayacağını, istedikleri kişiyi avukat olarak seçebildiklerini, avukatları olmaması halinde kendilerine avukat tayin edildiğini anımsattı.

Avrupa'da en yüksek ve endüşük avukat ücretleri
Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan bir rapor, "mesleğe yeni başlamış üye ülke yargıçları içinde en yüksek maaşı Kuzey İrlandalı yargıçların, en düşük maaşı Moldovalı yargıçların aldığını" ortaya koydu.
Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan bir rapor, "mesleğe yeni başlamış üye ülke yargıçları içinde en yüksek maaşı Kuzey İrlandalı yargıçların, en düşük maaşı Moldovalı yargıçların aldığını" ortaya koydu.
Rapora göre, mesleğe yeni başlamış Kuzey İrlandalı yargıçlar yılda brüt 181 bin avro maaş alırken, Moldovalı yargıçlar yılda brüt 851 avro maaş alıyor. Yargıçlar, İskoçya'da yılda brüt 167 bin, İngiltere'de 150 bin, İtalya'da 120 bin avro maaşla çalışıyor.
Yine en az maaş alanlar yargıçlar sıralamasında Bulgarlar yılda brüt 4 bin 140 avroyla sondan ikinci, Ermeniler 4 bin 800 avroyla sondan üçüncü sırada yer aldı. Türk yargıçlar da yılda ortalama brüt 12 bin avroyla bu sıralamada sonlarda yer alıyor. Mesleğe yeni başlamış savcılar arasında brüt yılda 100 bin avroyla Liechtensteinlı savcılar ilk sırada, 97 bin avroyla İrlandalılar ikinci sırada bulunuyor.
En az kazanan savcılar sıralamasında yine Moldovalı savcılar 700 avroyla son sırada yer alırken, bu ülkeyi 2 bin avroyla Ermeni savcılar izliyor. Türk savcılarsa yılda brüt 12 bin avro kazanıyor. Raporda, üye ülkelerdeki yargı üyelerinin çalışma koşulları ve standartlarına ilişkin diğer bilgiler de yer alıyor.
AA

Ensest ve patron tacizinde şikayet şartı aranmayacak
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, ensest suçunda ve patron tacizinde, mağdurun şikayeti aranmadan re'sen soruşturma başlatılarak kamu davası açılmasına karar verdi. Ceza Genel Kurulu'nun kararına konu olay, Tarsus'ta yaşandı. Tek odalı bir evde oturan üç erkek kardeş, 13 yaşındaki kız kardeşlerine tecavüz etti. Saldırgan kardeşlerden A.K. ayrıca, 18 yaşındaki kız kardeşi G.K'ye de cinsel tacizde bulundu.
YARGITAY GENEL KURULU KARARI
Bir aile yakınının durumu savcılığa bildirmesi üzerine, üç erkek kardeş hakkında dava açıldı. Yapılan yargılamada sanıklar, 13 yaşındaki kız kardeşlerine tecavüz eyleminden suçlu bulunarak 18 yıl ile 8 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldılar. Mahkeme, A.K. adlı sanık hakkında ayrıca, 18 yaşındaki kız kardeşine cinsel tacizde bulunduğu gerekçesi ile 6 yıl daha hapis cezasına hükmetti. Kararın temyiz incelemesini yapan Yargıtay 5'inci Ceza Dairesi, sanıklara tecavüz suçundan verilen mahkumiyet kararını onarken, A.K. adlı sanığa 'cinsel taciz' suçundan verilen cezayı, mağdur şikayetçi olmadığı gerekçesiyle bozdu.
Yargıtay Başsavcılığı'nın bu karara yaptığı itiraz üzerine davaya son noktayı Yargıtay Ceza Genel Kurulu koydu. Ensest suçları ile patron tacizini,'nitelikli cinsel saldırı' kapsamında değerlendiren Genel Kurul, bu suçlarda şikayet şartı aranmaksızın re'sen soruşturma başlatılarak dava açılması gerektiğine hükmetti.

301’de bir beraat daha
Haksöz Dergisi yazarlarından ve Özgür-Der Üyesi Mustafa Bahadır Kurbanoğlu, 301. maddeden yargılandığı davada beraat etti.
Fatih Adliyesi 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde duruşmanın çıkışında Özgür-Der’in düzenlemiş olduğu basın açıklamasında dernek adına bir açıklama yapan Rıdvan Kaya, Kararı olumlu bulmakla birlikte, 301 benzeri ifade özgürlüğünü ortadan kaldıran tüm maddelerin kaldırılması gerektiğini ifade etti. Kaya ayrıca ülkede yaşanan hukuksuzlukların devam ettiğini belirterek Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın konuşmasına atıfta bulunarak, Büyükanıt’ın yargının başında bulunan kişi başta olmak üzere, siyasiler, sivil toplum örgütleri, hasılı her kesimi hedef aldığını, bunun da ülkedeki askeri vesayetin devam ettiğinin açık delili olduğunu ifade etti. Kurbanoğlu da “Sonuç her ne kadar beraat oldu ise de 301’den yargılanma sebebimizi unutmamız gerekiyor. Konu, Askeri vesayetin gölgesinde Şemdinli sürecinin üzerinin örtülmesi ve Van Savcısının hukuksuz ihracıyla neticelenen bir yargıya müdahale ve hukuksuzluk sürecidir. Biz sorularımızı sormaya devam edeceğiz; zira hukukçuların sordukları ya da soramadıkları bütün sorular hala cevap bekliyor” dedi.

İsmailağa'daki linç görüntülenmiş...
İsmailağa Camii’nde Bayram Ali Öztürk’ü öldüren Mustafa Erdal’ın linç edilmesi sırasında bazı kişilerin kamerayla çekim yaptıkları ortaya çıktı.
Hürriyet-İfadesi alınan 115 kişiden bazıları Öztürk’ün, "Beni vaaz verirken kameraya çekerseniz hakkımı helal etmem" demesine rağmen bazı cemaat üyelerinin kamerayla gizli çekim yaptıklarını söyledi. Linç edilme sırasında da bazı kişilerin, uyarılara rağmen kamerayla çekim yaptıkları tanık ifadelerine yansıdı. Savcı, Asayiş Şube Müdürlüğü’ne talimat vererek, olayın çözülmesinde birinci dereceden etkili olacak olan bu görüntülerin bulunması için talimat verdi. Polis görüntüleri bulmak için çalışma başlattı ancak şu ana kadar bu görüntülere ulaşılamadı. İfade vermeye tanık olarak gelen cemaat üyelerinden İrfan Can, linç olayına karıştığını itiraf etti ve tutuklandı. Savcı, Can’a, bu ifadeyi birilerinin telkiniyle mi yoksa özgür iradesiyle mi verdiğini sordu. Can, "Hayır kimse telkinde bulunmadı" yanıtını verdi. Can’dan alınan DNA ile olay yerinden elde edilen DNA örneklerinin karşılaştırmasının sürdüğü bildirildi. Diğer cemaat üyeleri ise Erdal’ı linç eden kişileri tanımadıklarını ve çıkan kargaşa nedeniyle linç eden kişileri görmediklerini iddia ettiler.

Korsan İtalya’da yargılanacak
Tiran-İstanbul seferini yapan Türk Hava Yolları uçağını İtalya’ya kaçıran hava korsanı Hakan Ekinci’nin İtalya’da yargılanacağı açıklandı.
NTV
ROMA - İtalyan savcı Cuseppe Canutzi uçak kaçıran hava korsanının İtalya’da teslim olduğunu hatırlattı ve yasalara göre bu kişinin 5 ay ila 8 yıl hapis istemiyle İtalya’da yargılanacağını açıkladı.
Canutzi, Hakan Ekinci’nin siyasi sığınma başvurusunun ise yargılama sürecinde dikkate alınamayacağını ifade etti.
Brindisi’de ilk sorgusunun ardından tutuklanan Hakan Ekinci, Hıristiyanlığı seçmesi nedeniyle Türkiye’de hayatının tehlikede olduğunu öne sürmüş ve İtalya’dan siyasi iltica talebinde bulunmuştu.

Roman kahramanı suç işlemez
Elif Şafak, 'Baba ve Piç' kitabıyla ilgili davada, ilk duruşmada beraat etmişti.
Elif Şafak'a beraat kararının gerekçeleri açıklandı: Roman kahramanının suç işlemesinden bahsedilemez. İnsanlar tek tip düşünmeye zorlanamaz. Türklük kavramının sınırı belirlenmeli
ADNAN KESKİN /RADİKAL
ANKARA - 'Baba ve Piç' romanı nedeniyle TCK 301 maddesi uyarınca 'Türklüğe hakaret' suçundan yargılanan yazar Elif Şafak'ı beraat ettiren yargıç İrfan Adil Uncu, kararının çarpıcı gerekçelerini açıkladı. Öncelikle 'Roman kahramanı suç işlemez' diyen yargıç, insanların tek tip düşünmeye zorlanmasını da eleştirdi ve "Düşünce ve ifadeyi cezalandırmaya çalışmak hukuki sorunlar doğurur. Tekdüze düşünmeye zorlama olamaz" dedi. Uncu, benzer davalar olmaması için de yasadaki 'Türklük kavramı sınırlarının tam olarak belirlenip sağlam zemine oturtulmasını' istedi.
Kemal Kerinçsiz ve arkadaşlarının suç duyurusu üzerine Elif Şafak Sağlık hakkında 'Türklüğü aşağılamak' suçlamasıyla açılan, dünyada da çok konuşulan ve 301. madde tartışmalarının odağına oturan dava, 21 Eylül'de başlamıştı. Beyoğlu 2. Asliye Ceza Mahkemesi yargıcı İrfan Adil Uncu'ysa davayı ilk duruşmada bitirmiş ve suçun yasal unsurlarının oluşmadığını belirterek Şafak hakkında beraat kararı vermişti. Bu karar daha sonra Kerinçsiz tarafından temyiz edilmişti.
Beraatla ilgili beş sayfalık gerekçeli kararın dört sayfasında davanın aşamaları hakkında ayrıntılı açıklamalar yapan yargıç Uncu'nun birçok açıdan ders niteliğindeki beraat gerekçelerini şöyle sıralandı:
Bu bir kurgu: Yazar, roman kahramanlarının ağzından yazdığı kurgu romanı nedeniyle yargılandığı, ancak romanın bazı yerlerinde 'Ama o zamanlar savaş zamanıydı, iki taraftan da insanlar öldü, Ermeni isyancıların ne kadar Türk öldürdüğünü biliyor musun? Hikâyenin öteki tarafını hiç düşündün mü? Eminin hiç düşünmeşsindir, acı çeken Türk ailelerine ne diyeceksin. Türk devleti bile yokmuş, Ermeni iddiaları abartı ve çarpıtma üzerine kurulu, yapmayın, bazıları 2 milyon Ermeni'yi öldürdüğümüzü dahi söylüyor, aklı başında hiçbir tarihçi bunu ciddiye almaz. Küçük Şuşan'ı yakınlarındaki bir Türk köyünde iki kadın buldu, altı ay boyunca bu ana kız kendi çocukları gibi baktılar. Günümüzde Türklere laf eden bir sürü Ermeni olması Osmanlıların onları fazla rahat bıraktığının açık bir kanaati idi' gibi kahramanın ağzından ifadelere yer vermektedir.
Düşünceye ceza hukuk dışı: Yazılan kitapta yukarıda anlatıldığı şekilde düşüncelere yer verilerek düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında beyanlara rastlanılmış olup düşünce ve ifade özgürlüğünü cezalandırmak veya cezalandırmaya çalışmak hukuki sorunlar doğurabilir.
Suç değil 'eser': Sanık yazdığı romanda kahraman karakterler yaratıp bu kahramanlar ağzından onları konuşturarak romanını yazdığı, roman kahramanının suç işlemesinden bahsedilemeyeceği ve roman kahramanlarının karakterleri uyarınca ortaya atılan düşünceler ve tiplerin karakterlerin yazar tarafından romanda işlenerek eser meydana getirilmiştir.
Kendi düşüncesi yok: Bu eser bütün olarak incelendiğinde kurgu roman kahramanlarının tez ve antitez olarak ileri sürülen sözlerin yargılanmasının düşünce ve ifade özgürlügü yönünden suçun unsurlarını taşımadığı, sanık tarafından kendi düşüncelerini ortaya koyacak biçimde senteze ulaşacak ifadelerin de bulunmadığının anlaşıldığı...
Türklük tanımına sağlam zemin: 'Türklük' kavramının sınırlarını tam olarak tespit edilip sağlam zemine oturtmak gerektiği, yasal düzenlemelerin bu şekilde yapılmasının yasaya uygun olacağı...
Düşünceye düşünceyle karşı çıkılır: 'Düşünceye karşı düşünceyle karşı çıkmak gerekir' savıyla hareket edilmesi gerekir ki, yoksa farklı düşünceleri ve değerleri saptayabilmemiz zorlaşır. Tekdüze düşünmeye zorlamak söz konusu olduğunda düşünce ve ifade özgürlüğünden bahsetmemiz mümkün olmayacağından, sanığın yazdığı romanın tüm olarak incelenmesi sonucu düşünce ve ifade özgürlüğü sınırları kapsamında kaldığı anlaşıldığından, sanığa isnat edilen suçun unsurları oluşmadığı gibi, yeterli delil de bulunmadığı anlaşıldı-ğından, sanığın beraatına karar vermek gerekmiştir.

Rehn umutlu dönüyor
Ankara'da Olli Rehn'le görüşen Abdullah Gül, 'TCK 301 için çalışmalarımız var' dedi. Rehn: Türkiye'den umutlu dönüyorum
RADİKAL - ANKARA - AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, AB'nin ifade özgürlüğü konusunda engel olarak gördüğü TCK'nın 301. maddesinin değiştirilmesi konusunda Ankara'dan 'umutlu' ayrılıyor. Rehn, "Müzakere sürecinin devamını sağlamak için birlikte çözümler arıyoruz. Türk hükümetine güveniyoruz" derken, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, "301. maddeyle ilgili bazı adımlar atılabilir, hükümet içinde görüşüyoruz" açıklaması yaptı.
Rehn, Ankara'daki temaslarının ikinci gününde Meclis AB Uyum ve Dışişleri Komisyonu üyelerinin yanı sıra Başmüzakereci Ali Babacan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'le bir araya geldi. Bugün TBMM Başkanı Bülent Arınç'la görüştükten sonra Ankara'dan ayrılacak olan Rehn, müzakerelerin kesintiye uğramaması için tarafların 'kararlılıkla' çalışacağına inandıklarını söyledi.
301. maddenin değiştirilmesi ya da tamamen kaldırılmasının önemine dikkati çeken Rehn, bu konuda kendisini umutlandıran en büyük açıklamayı Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'den aldı.
'Önce Fransa'ya bakın'
Rehn, Gül'e 301. maddenin değişmesi gerektiğini "Şiddeti teşvik etmeyen görüşler soruşturuluyor. Bu soruşturmalarla ilgili davaların sayısı 69'u buldu" diye anlattı. Gül ise Rehn'e "Siz önce Fransa'ya bakın, kendinize bakın. 301'in değişip değişmeyeceğini bana soruyorsunuz, Avrupa'da da soruyorlar, ama bunu bana en son soracak olanlar Fransızlar. Büyük tezat içindeler. Soykırım yok diyenleri bile tutuklamaya çalışıyorlar" karşılığını verdi. Rehn bu sözlere "Ama daha AB ülkelerinin hiçbirinde şiddeti teşvik etmeyen görüşlerinden dolayı gazeteciler, yazarlar soruşturulmadı. Türkiye'deyse tam tersi" diye karşılık verdi.
'Ucuz şöhret çok kolay'
Gül, Rehn'le birlikte düzenlediği ortak basın toplantısında, "Hâlâ yapacaklarımız var, bunların farkındayız" diyerek, hükümetin reformlar konusundaki kararlılığını vurguladı. Gazetecilerin "Bunlar arasında 301. madde var mı" sorusunu Gül, şöyle yanıtladı: "Türkiye'de bir fikrin arkasında şiddeti teşvik yoksa, buna karşı da olsak, bugün söylenebilir, konuşulabilir. Meclis'te ve hükümette bu konuda çalışmalar var. Bazı adımlar atılabilir. Hükümet içinde de görüşüyoruz ancak görüyoruz ki, gerek Türkiye'de gerekse dünyada ucuz şöhrete ulaşmak çok kolay. Bazen bakıyorum, Türkiye'yle ilgili çok lüzumsuz, haksız yazılar çıkıyor."
Rehn de müzakere sürecinde sorunlara çözümleri Türkiye'yle birlikte bulacaklarına inandığını söyledi. Rehn, "Zorlu iki aylık döneme giriyoruz. Sürecin devamını sağlamak için çözümler arıyoruz. Bakan Gül'le birlikte kararlılıkla sorunları çözmek istiyoruz" dedi.
Rehn, Ankara'dan 'umutlu' ayrılacağını belirtirken, AB kaynakları "Ankara tren kazası yaşanmaması için ne yapılacağını biliyor" yorumunu yaptı.
Düşüncenin önündeki engel kornişon boyu mu?
Rehn'in TBMM'deki temasları sırasında ilginç bir tartışma yaşandı. TBMM AB Uyum Komisyonu Başkanı Yaşar Yakış, Rehn'e "Tarımı konuşurken kornişonun boyuna ilişkin düzenleme yaparken, ifade özgürlüğünü önümüze getiriyorsunuz. Bunlar ayrı ayrı konular" dedi. Fransa'da Ermeni soykırımı iddiaları ile ilgili gelişmeleri de anlatan Yakış, "Fransa'da soykırım inkârına ceza ile ilgili yasa gündeme getiririlirken siz de duyarlı olabilirdiniz. Bu çifte standart" diye konuştu. Bunun üzerine Rehn, "Beni kornişon konusu ilgilendirmez, o tarımcıların işi. Ancak ifade özgürlüğü AB'nin en önemli temel kriteri ve olmazsa olmazıdır. Aktivistler, entelektüller ve basın ile görüştüm. 301. maddeden 62 dava açılmış. Biz Hrant Dink'in davasını çok önemsiyoruz. Davaların sonucu olumlu olsa bile bu davalar hiç açılmamalı. Bu ifade özgürlüğü açısından son derece önemli" dedi.
İmtiyazlı ortaklık kabul edilemez
Bilkent Üniversitesi'nde 'Avrupa'nın Gelecekteki Sınırları' konulu bir konferans veren Olli Rehn, bugün Ankara'ya gelecek Almanya Başbakanı Angela Merkel başta olmak üzere Türkiye için 'imtiyazlı ortaklık'tan söz eden Avrupalı politikacılara seslendi. Rehn, "AB olarak biz, imtiyazlı ortaklığın tutarlılığı hakkında kendimizi kandırmaktan vazgeçmeliyiz" dedi. Rehn'in Avrupalı liderlere mesajları şöyle:
Sorumluluğunuz var: AB içinde ve Türkiye'de sorumluluk taşıyan politikacılara, AB-Türkiye ilişkileri konusunda sorumlu bir tartışma sürdürmeleri çağrısında bulunabilirim. Sürekli olarak tekrarlanan imtiyazlı ayrıcalık sözleri sadece AB'nin inanılırlığını erozyona uğratır ve Türkiye'de de koşulları yerine getirme tavrını zayıflatır. Siyasal reformların gerçekleştirilmesi için var olan siyasi teşvik ruhunu azalttığı gibi, Türk halkında siyasal tepki doğurur.
Ahde vefa: Genişleme konusunda Türkiye dahil tüm ülkelere verdiğimiz sözlere bağlıyız. 'Ahde vefa' Avrupa'nın temel bir ilkesidir. AB'ye üye olmanın getirdiği teşvik olmasaydı, bugün ne Hırvat general Ante Gotovina Lahey'de hapiste olur, ne de Orhan Pamuk özgür kalabilirdi.
Adil ve kararlı: Türkiye'ye karşı adil olmalı ve katılım kriterlerini yerine getirip getiremeyeceğini gösterme fırsatını tanımalıyız. Kararlı olmalı reformların uygulamasını ısrarla sürdürmeliyiz.
Baykal: Rehn şen geldi, yaslı gitti
RADİKAL - ANKARA- CHP lideri Deniz Baykal, AB'nin genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn'in, TCK'nın 301. maddesinin değiştirilmesi için kendisinden destek istediği ziyareti "Şen geldi, yaslı gitti" diyerek değerlendirdi. Baykal, CHP Merkez Yönetim Kurulu'nun dünkü toplantısında, "Rehn, 'CHP'yi ikna edersek, AKP zaten hazır' düşüncesinde. Ancak bu konuda geri adım atmamız mümkün değil. Rehn şen geldi, yaslı gitti" dedi.
İrtica konusunda hükümete yönelik suçlamalarını sürdüren Baykal, AKP'nin ilk seçimlerde iktidardan uzaklaştırılacağını savundu. Cumhurbaşkanı ve komutanların 'laiklik' çıkışlarına desteğini yineleyan Baykal, "Askerin tepkisi artık ihtilal çağrıştırmıyor" diye konuştu. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ABD gezisini de değerlendiren Baykal, "Gezinin hiçbir somut sonucu yok. Fotoğraf çektirme gezisi olarak kalacaktır" dedi.

Bu dava bitmez
Seda ŞİMŞEK ANKARA/BUGÜN
18 Ekim 1982 tarihinde başlayan Devrimci Yol (Dev-Yol) Davası’nda son karar 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nce verildi
Ama, öyle anlaşılıyor ki, bu karar da son karar olmayacak. 24 yıldır yargılanan sanıklar, bu kararı önce Yargıtay’a sonra AİHM’e taşıyacak. Yine ‘bu dava bitmez’ şarkıları söyleniyor. Dev -Yol Davası’nın önce idam cezası alan son olarak da Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından müebbet hapis cezası verilen sanıklardan Cahit Akçam, 24 yıldır yaşadıklarını BUGÜN’e anlattı.
HUKUKTA BELİRSİZLİK YOK Akçam “Üstünden 26 yıl geçiyor, ama hâlâ hakkınızdaki hukuki sonuç belli değil. Suçlu musunuz, suçsuz musunuz? Yattığınız süreye tekabül eden bir suç mu işlediniz yoksa başka bir ceza mı verilecek? Bunlar belirsiz. Böyle bir durum hukukta yoktur. Biz zaten Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilgili maddesinde yer alan, adil olmayan yargılama süreci sebebiyle AİHM’den tazminatlar aldık. ‘Bir insan bu kadar uzun süre yargılanamaz’ dediler. ‘Bir adama sen suçlusun ya da suçsuzsun’ demek için bu kadar uzun süre geçmez. Bir insanın hayatı böylesi bir belirsizlik altında tutulamaz” diye konuştu. 1988 yılında cezaevinden çıktığını belirten sözlerine şöyle devam etti: “Evleniyorsunuz, çoluk çocuk sahibi oluyorsunuz, iş sahibi oluyorsunuz, bir hayat kuruyorsunuz. Ama, birileri, ‘Ben iki ya da üç yıl yatmak üzere tekrar seni her an cezaevine gönderebilirim. Çoluğundan çocuğundan ayırabilirim’ diyor. Bu davada yargılanan insanların büyük çoğunluğunun yaşadığı tehdit budur. Bir çoğu uzun yıllar çocuklarından bunu saklamak zorunda kaldı. Saklamayı istediler. Çocukları böyle bir tehdit altında, bu korkuyla yaşamlarını devam ettirmesin istediler.” Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel olarak 12 Eylül’ün bu toplumda yarattığı, toplumsal, hukuksal, siyasal ve sosyo psikolojik engeller olduğunu ileri süren Akçam “12 Eylül hukuku, ‘İşkence yapmak mübahtır. İşkence sırasında söylenmiş söz, eğer başkaca bir yan delille doğrulanıyorsa, o sanık idam edilebilir’ demektir. Hatta bazı mahkemeler, o işkence sırasında söylenmiş ve kabul edilmiş suçların ayrıca kanıtlanmasına da gerek görmez” diye konuştu.

Çavuş'un ailesi Şemdinli'deki dehşet dakikalarını anlattı
UZMAN Çavuş Tanju Çavuş'un, Hakkari'nin Şemdinli İlçesi'nde yaşanan olaylarla ilgili Malatya'da yargılanmasına başlandı.
Mahkemede, Çavuş'un eşi ve 2 oğlu da ifade verdi. Umut Kitapevi'ne el bombası atılması ile başlayan olaylarla ilgili daha önce Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanan Uzman Çavuş Tanju Çavuş'un dosyası, Yargıtay'ın talebi üzerine güvenlik gerekçesiyle Malatya'ya alınmıştı.
Yüzlerinde puşu vardı
Malatya 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde gizli oturumla yapılan davanın duruşmasında, tanık olarak ifadesi alınan Tanju Çavuş'un 12 yaşındaki oğlu F.Ç, 'Olay günü annemin rahatsızlandığı için Van'dan Şemdinli'ye dönüyorduk. Biz ilçeye gelmeden silah sesleri duyduk. Yollarda bir sürü insan vardı. Direkleri devirip, lastik yakıyorlardı. Kalabalık bizi sıkıştırdı. Arabayla yoldan geçemedik. Aracımıza taş ve sopalarla vurdular. Slogan atıp küfür ettiler. Yüzlerinde puşu vardı. Camı kırıp bizi almaya ve vurmaya çalıştılar. Daha sonra babam heyecan ve korkuyla gelişi güzel havaya ateş açtı' dedi. Çavuş'un 9 yaşındaki oğlu Ö.Ç. ise, 'Yollarda direkler yanıyordu. Adamların elinde silahlar vardı. Bizi çevreleyip, gitmemizi engellediler. Arabaya taş ve sopalarla vurdular. Cam kırıkları kardeşimin üzerine geldi' dedi. Çavuş'un eşi S.Ç. ise 'Vurun gibi bağrışmalar oldu. Aracımıza vurdular, aracın camları kırıldı. Çocuklarımız bağrışıyordu. İçeriye eller uzanıyordu, onlarla boğuşmaya başladık. Eşim ateş açtı, ateş açınca ön taraf açıldı ve lojmana gittik' diye konuştu. Mahkeme heyeti, mahkeme talimat cevaplarının beklenmesine, duruşmanın 14 Aralık 2006 tarihine ertelenmesine karar verdi. Tutuksuz sanık Tanju Çavuş ve ailesi, güvenlik önlemleri altında, polis aracıyla orduevine götürüldü.AKŞAM

Palyaço maskeli gasp için 15 yıl hapis istendi
Bahri KARATAŞ, İZMİR, (DHA)/HÜRRİYET
İZMİR’in Narlıdere İlçesi’nde iki ay önce milli futbolcu Nihat Kahveci’nin evine girip eşi Pınar Kahveci’nin boğazına bıçak dayadıktan sonra 50 bin YTL değerindeki kol saatini ve pırlanta yüzüğünü gasp ettikleri iddiasıyla tutuklanan sitenin eski güvenlik görevlisi Barış Erdugan ve eski kapıcısı Ercan Kolay hakkındaki dava açıldı. Savcı, Erdugan’ın 15 yıl, Kolay’ın ise 3 yıl hapislerini talep etti. Ayrıca her iki sanığın da ömür boyu kamu hizmetlerinden mahrumiyeti istendi. Davanın İzmir 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüleceği belirtildi.

İzmir Devlet Senfoni Orkestrası'nın Kültür ve Turizm Bakanlığı aleyhine açtığı davalar sonuçlanıyor
Bakanlığa yargıdan 'dur' kararı
*Eski Kültür Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Hasan Hüseyin Akbulut: ''Bakanlık yasal uygulamalar dışında insanların yönetim kurulu üyeliklerini düşürerek kendine güdümlü kadrolar oluşturmaya çalışıyor. Özellikle sanat kurumlarının özerk yapısını içine sindiremeyen bakanlık, sanatçıları mahkeme mahkeme dolaştırarak sanatlarını icra etmelerine engel oluyor."
ESRA YAZDIÇ
ANKARA - İzmir Devlet Senfoni Orkestrası müdür yardımcılığı görevini kabul etmediği gerekçesiyle Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından usule aykırı şekilde yönetim kurulu üyeliğinden alınan Ender İzzet Gülenler , bakanlık aleyhine açtığı davayı kazandı. Gülenler, İzmir 3. İdare Mahkemesi'nin verdiği yürütmeyi durdurma kararının ardından yeniden eski görevine iade ediliyor.
İzmir ve İstanbul devlet senfoni orkestralarında mart ayından bu yana yaşanan yönetim karmaşası, açılan davaların sonuçlanmaya başlaması ile gideriliyor. İzmir Devlet Senfoni Orkestrası'nda mart ayında yapılan seçimler sonucu yönetim kuruluna seçilen ve müdür yardımcılığı görevi teklif edilen Ender İzzet Gülenler, asil yönetim kurulu üyeliği saklı kalmak kaydı ile ailevi nedenleri gerekçe göstererek görevi kabul etmediğine dair dilekçeyi bakanlığa göndermişti. Bakanlık ise hiçbir açıklama yapmadan Gülenler'in yönetim kurulu üyeliğini feshetmişti. Buna karşın İzmir 3. İdare Mahkemesi'nde Kültür ve Turizm Bakanlığı'na karşı yürütmeyi durdurma istemli dava açan Gülenler, hukuk mücadelesini kazandı. Gülenler, önümüzdeki günlerde eski görevine iade edilecek.
'ATAMADA HUKUKA UYARLIK YOKTU'
Mahkeme kararında, idarece tayin edilecek müdür ve müdür yardımcısının görevi kabul etmemesi halinde yönetim kurulu üyeliğinin kendiliğinden düşemeyeceği, ilgililerin yönetim kurulu üyeliğinden istifa etme yolundaki bir iradesinin bulunmadığı durumlarda seçimle gelen yönetim kurulu üyeliğinden idari bir kararla düşürülmesinin de yasal dayanağının bulunmadığı vurgulandı. Kararda, şöyle denildi:
''İdari göreve tayin edilen yönetim kurulu üyelerinin muhtelif sebeplerle bu görevden istifa etmeleri halinde geriye kalan asil yönetim kurulu üyeleri arasından idarece müdür veya müdür yardımcısının tayin edilmesi gerekmektedir. Yedek yönetim kurulu üyeleri ise asil üyelerden ölüm, yönetim kurulundan istifa, başka bir yere ya da kuruma atanma vs. sebeplerle asil yönetim kurulu üyeliğinin boşalması halinde yedek sıralamasına göre sıradaki yedek üyenin asil üye olarak görev yapması söz konusu olabilecektir. Orkestra genel kurulunca yapılan seçimle gelen yönetim kurulu üyesinin, üyelikten düşürülmesi ise bu konuda mevzuatında açık bir düzenleme yer almadığından usul ve yetkide paralellik ilkesi gereğince ve gerektirici şartların ortaya çıkması durumunda yine genel kurulca alınacak bir kararla mümkün olabilecektir. İdarece takdir yetkisinin varlığından bahisle yönetim görevini kabul etmeyen asil yönetim kurulu üyelerinin dışındaki mevcut asil yönetim kurulu üyeleri arasından müdür ve yardımcısının tayin edilmemesine olanak bulunmamaktadır. Gülenler dışındaki asil yönetim kurulu üyeleri arasından birisinin müdür yardımcısı olarak görevlendirilmesi gerekirken yönetim kurulu üyeliğinden düşürülerek yerine yedek yönetim kurulu üyesi Dündar Banaz'ın asil yönetim kurulu üyeliğine getirilerek müdür yardımcısı olarak görevlendirilmesine ilişkin işlemde hukuka uyarlık bulunmamaktadır.''
Güzel Sanatlar Genel Müdürü Bayram Bilge Tokel , mahkeme kararlarına uyulacağını belirterek, bundan sonra alınacak kararları da yerine getireceklerini söyledi.
'TOKAT GİBİ KARAR'
Eski Kültür Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Hasan Hüseyin Akbulut , yargı kararlarının bakanlığın suratına ''bir tokat gibi'' çarpmaya devam edeceğini vurgulayarak ''Bakanlık yasal uygulamalar dışında insanların yönetim kurulu üyeliklerini düşürerek kendine güdümlü kadrolar oluşturmaya çalışıyor. Özellikle sanat kurumlarının özerk yapısını içine sindiremeyen bakanlık, sanatçıları mahkeme mahkeme dolaştırarak sanatlarını icra etmelerine engel oluyor'' dedi.

Y A Z A R L A R

Hukuku tartışmadan önce Türkiye'de tartışılması gerekenler
Türk yargı sisteminin anlamsız ve gereksiz işlerle uğraştığını, yargı mekanizmasını kendimize has bir işleyişle çalıştırdığımızı, kanunları yapmak ve yorumlamak konusunda kimi zaman dünya ile rekabet edemediğimizi söylemek mümkün. Öncelikle adalet mekanizmamızı tartışmalıyız
Türk yargı sistemine ait sorunların sadece adli yıl açılışlarında ve kamoyuna mal olan davalar üzerinden gündemimize girmesi gerçekten üzücüdür. Savcılıklara yapılan müracaat, ceza ve hukuk mahkemelerine açılan davalar, bu davalardaki tanık, mağdur, bilirkişi sayısıyla nerdeyse nüfusun altıda birinin her yıl adliyeye yolu düşmektedir.
Adalet sisteminde aksaklık, eksiklik, yanlışlık varsa, sistemin mağduru olanların, sadece kamuoyuna yansıyan davalarla sınırlı olmadığı açıktır. Bu gün geldiğimiz noktada şapkalarımızı önümüze koymalı ve insanımıza yakışır adli hizmet sunmak için dünyadaki örnekleri de gözden geçirerek düşünce üretmeli, çözüm yolları bulmalıyız.
İstatistikî veriler
Türkiye'de yargının sorunları, bazı istatistiki verilere de yansımıştır. Türk yargı sisteminin anlamsız ve gereksiz işlerle uğraştığını, yargı mekanizmasını kendimize has bir işleyişle çalıştırdığımızı, kanunları yapmak ve yorumlamak konusunda kimi zaman dünya ile rekabet edemediğimizi söylemek mümkündür. Bunları kabul etmek, açık açık söylemek ne itiraftır ne erdemdir. Hak arama hakkının modern toplumlarda artmasıyla, dava sayılarında patlama olduğu, ülkelerin artan davaları adil yargılama ilkesine uygun olarak sonuca bağlamakta zorlandığı bilinen bir gerçektir. 2004 yılı verilerine göre savcılıklar, bir önceki yıldan devreden ve o yılda gelen olmak üzere 3 milyon 774 bin 343 adet işle ilgilenmiştir. 919 bin 158 adet başvuru için takipsizlik kararı verilmiş, 872 bin 875 adet başvuru için ise dava açılmıştır. Takipizlik kararı oranı 45,3 iken dava açma oranı 43,1'dir.
Ceza mahkemeleri, bir önceki yıldan kalan, bozularak gelen ve yeni açılan davalar olmak üzere 2 milyon 888 bin 958 dava ile ilgilenmiştir. Ceza mahkemelerindeki dava sayısına bakılırsa Türkiye'de yaşayan her 20 kişiden biri sanık konumunda demektir.
Ceza mahkemeleri 1 milyon 91 bin 358 dosyada mahkumiyet kararı vermişken beraat ve düşme sayısı 894 bin 279'dur. Yargıtay ceza daireleri, gelen davalardan yüzde 34,2'si hakkında bozma, 49,6'sı hakkında onama kararı vermiştir.
Rakamlardan özellikle savcıların dava açma-takipsizlik kararı verme oranı, açılan davalarda mahkûmiyet-beraat/düşme kararı oranı, kararlarda ise onama-bozma oranları dikkat çekmektedir. Rakamların dili özetle ve kabaca; savcıların takip ettikleri işlerden yarısını dava konusu yaptıkları, mahkemelerin açılan davaların yarısı hakkında mahkûmiyet kararı verdiği, verilen kararların yarısının da Yargıtay tarafından bozulduğu bir adli mekanizmamız olduğunu söylemektedir. Avrupa Konseyi tarafından yayımlanan 2002 yılı Avrupa Yargı Sistemleri raporu (CEPEJ raporu) ve Adli Sicil İstatistik Genel Müdürlüğü'nün verilerine göre çeşitli rakamlar vermek mümkündür.
Rakamlara bakılırsa hukuktan ve hukukçudan önce, adli mekanizmamızın işleyişi, mekanizmanın evrensel hukuk standartları ve insan kaynakları anlayışına uygun dizayn edilip edilmediği, verimliliği, hukuk ekonomisi açısından kamu kaynaklarını kullanım şekli açık yüreklilikle tartışılmalıdır. Hukuk mekanizması üzerine fikir üretme, daha kaliteli ve adil bir yargılamanın şartlarını ve zeminini oluşturma, öncelikli sorunumuz olmalıdır.
Hukuk mekanizmamızın gözden geçirilmesinde insan kaynakları kavramından başlamak isabetli olabilir.
İnsan kaynakları kavramı
Adalet mekanizması ile şirket yönetiminden doğan insan kaynakları kavramını buluşturmak ve adalet mekanizmasının yapılanmasında özel sektörü örnek almak ilk bakışta sorgulanabilir bir yaklaşım olarak görülebilir. Nihayetinde adalet, eşitlik, vazgeçilemez, devredilemez temel haklar gibi kavramlarla ilişkili ve mekanizma olarak kamu adına yapılan, başka seçeneğin olmadığı, son merci işlevi yürüten bir faaliyettir. Burada insan kaynakları yönetimi ile adalet mekanizmasını eşlememiz, mekanizmanın aktörleri ve kendisiyle ilgilidir. Bu açıdan insan kaynakları yönetimi kurallarına tabi olması, adalet mekanizmasından faydalananlar açısından optimum fayda doğurmayı amaçlamaktadır. Stratejik insan kaynakları, örgütlerin insan kaynaklarını nasıl daha etkin kullanarak rekabetçi üstünlüklerini arttırabilecekleri konusu üzerinde duran, piyasaya yönelik bir yaklaşımdır. Dolayısıyla stratejik insan kaynakları yönetimi insan kaynakları politikalarının örgüte etkinlik ve kârlılığın artırılması şeklinde tanımlanmış bir amacı olduğunu ifade etmektedir. Bu yaklaşıma göre, insan kaynakları yönetimi, insan kaynaklarının diğer kaynaklarla birlikte nasıl sağlanacağı, istihdamın nasıl tedarik edileceği ve yönetileceğine ilişkin kavramsal bir yaklaşımdır. Buradan, personel yönetimi ile insan kaynakları yönetimi arasındaki farkın uygulamada değil, amaç ve hedeflerde olduğu sonucuna varmak mümkündür. İnsan kaynakları yönetimi örgütlerde çalışan insanların stratejik amaç ve hedeflere ulaşmak için nasıl daha etkin bir şekilde yönetilebileceği konusunu ele alır. İnsanların iş yaşamlarında daha mutlu, daha üretken olabilmeleri için ne yapıldığı, ne yapılabileceği ve ne yapılması gerektiği üzerinde durur.
Adalet mekanizmasının stratejik insan kaynakları anlayışıyla yapılanması halinde amaç ve strateji belirlenmesi gerekmektedir. Adalet açısından amaç ve strateji;
a) Davaların insan haklarına uygun şekilde en az masrafla en hızlı şekilde kamuyu tatmin edici çözüme kavuşturulması
b) Kamu kaynaklarının (personel gideri, soruşturma gideri, bina, ekipman sarf malzemeleri gideri vs ) optimum kullanımı olmalıdır.
Basit usuller geliştirilmeli
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin adalete başvuruyu kolaylaştırıcı tedbirler hakkındaki R 81/2, adaletin işleyişini geliştirici hukuk yargılama usulü ilkeleri hakkındaki 84/5, ceza adaletinin sadeleştirilmesi hakkında 87/18 sayılı tavsiye kararlarında özetle; yargılamanın sade, hızlı, en az masrafla görülmesi, davanın niteliğine göre basit usullerin geliştirilmesi, mahkeme dışı uzlaşmanın özendirilmesi vurgulanmaktadır. Komitenin ceza adaletinin yönetimi hakkındaki 95/12 sayılı tavsiye kararı, stratejik insan kaynakları açısından oldukça önemlidir. Raporda yönetim ilkeleri, stratejileri ve teknikleri ile ceza adaletinin etkin ve verimli bir işleyişe kavuşturulabileceği vurgulandıktan sonra kurumların işyükü, maliye, fiziki yapı, insan kaynakları ve iletişim yönetimi için amaçlar belirlemesi üzerinde durulmaktadır.
Adalet mekanizmasının stratejik insan kaynaklarına uygun yönetilmesi, yukarıda sayılan amaçlarına ulaşabilmesi için iş ve personel arasındaki ilişkiye dair çözümler üretmesi gerekmektedir. Çözüm üretilmesi gereken konular;
a) Adalet mekanizmasının etkinliği ve verimliliği
b) Personel alımı ve personel kaynakları, bunların yetiştirilmesi, geliştirilmesi, yönetilmesi
c) Personel-iş dengesi,
d) İş kaynakları, bunların dengeli dağılımı, işin hızlı ve isabetli sonuçlandırılması
e) İşyükünün profesyonel yönetimi
Türk yargı sisteminin, yukarıda sayılan kriterlere göre insan kaynaklarına uygun tasarlandığını söylemek mümkün değildir.
Adalet, insan ilişkilerinin ve bu kavramı sağlayacak mekanizmaların karmaşıklaştığı, hukukun gitgide teknik ve detaycı bir hal aldığı modern toplumlar için vazgeçilmez en temel insan hakkıdır. Bu nedenle adalet mekanizması, hukukun ve hukukçunun yanında ihmal edilebilir bir örgütlenme olamaz.
KAYNAKLAR
-Şenkal Abdülkadir, Yeni Bin Yılda İnsan Kaynakları Yönetiminin Değişen Fonksiyonları,
http://www.isguc.org/arc_view.php?ex=200
-Otacı Cengiz, Adalet Mekanizması Ve Stratejik İnsan Kaynakları Yönetimi, Güncel Hukuk Ekim 2005
-İstatistik Verileri,
http://www.adli-sicil.gov.tr/ISTATIST.HTM adresinden alınmıştır. RADİKAL
Cengiz Otacı: Hâkim

Bilimsel Gerçek Yargıda
Prof. Dr. Halet ÇAMBEL
Kâbus! Karabasan! Neredeyiz? Zaman ve mekân, içinden çıkılmaz bir yumak halinde birbirine karışmış. Hangi çağda yaşıyoruz? Ortaçağda mıyız? Enkizisyon mahkemesinde İtalyan düşünür ve filozof Giordano Bruno 'nun ulaştığı bilimsel gerçeklerden ödün vermediği için, zındık diye yakıldığı (1600), Galileo Galilei 'nin (1633) dünyanın döndüğünü inkâr etmesi için yargılandığı dönemde miyiz?
Laik Türkiye Cumhuriyeti'nde miyiz? Yoksa yazıları nedeniyle hakkında tutuklama emri çıkartılan ''ölüm fermanı'' ile aranan, ülkesinden ayrılmaya zorlanan Teslime Nesrin 'lerin, karanlıkta kalan uzak Asya ülkelerinde miyiz? Nasıl olur da bugün 21. yüzyılda laik Türkiye Cumhuriyeti'nde bir bilim insanı ortaya çıkardığı bilimsel sonuçlardan ötürü yargılanır? Bu bilim insanı Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ 'dır. Kendisini okutmaya kararlı medresede okumuş aydın bir babanın ''İlmiye'' adını koyduğu kızıdır.
Turizm ve Kültür Bakanlığı'nın Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün girişinde Gazi Mustafa Kemal 'in sözleri (1913) 75 yıl önce eski uygarlık eserlerinin açığa çıkarılması içni uzmanların yetiştirilmesi gereğini vurgular: ''Ülkemizin hemen her yanında emsalsiz defineler halinde yatmakta olan eski uygarlık eserlerinin ileride tarafımızdan açığa çıkarılarak, bilimsel biçimde korunmaları, tasnifleri ve geçmişin ihmali yüzünden pek harap duruma gelmiş olan anıtların korunup onarılmaları için, müze müdürlüklerinde kullanılmak üzere arkeoloji uzmanlarına kati lüzum vardır.''
Muazzez İlmiye Çığ işte bu uzmanlardan biridir. Nazi Almanyasından Atatürk tarafından çağdaş bir üniversite kurulması için getirilen dünyaca tanınmış antinazi Yahudi hocaların elinde yetişmiştir. Hocalar Ankara'da Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde dönemin en büyük Asuroloğu Benno Landsberger ile Hititolog H.G. Güterbock 'tur.
Muazzez İlmiye Çığ, arkadaşı Sümerolog Hatice Kızılyay ile 33 yıl boyunca en sıkı ve sorunsuz bir işbirliği halinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri Çivi Yazısı Arşivi'nde çalıştı, onunla birlikte bir ''tarih abidesi'' denilen 5000 yıllık 74.000 tabletlik Çivi Yazılı Belgeler Arşivi'ni kurdu, belgelerin tasnifini, kopyalamasını, çevirisini yaparak 14 kitap olarak yayımladı.
Bugün Muazzez İlmiye Çığ dünyada sınırlı Sümerologların en önde gelenlerindendir.
Muazzez İlmiye Çığ ayrıca bilimi fildişi kulesine hapsetmemiş, toplumla paylaşmış, konferanslar vermiş, bildiriler sunmuş, sayısız makaleler yazmış, herkesin anlayacağı şekilde yayınlar yapmıştır. Emekli olduktan sonra da durmamış, 5 yeni kitap daha yayımlamıştır. Muazzez İlmiye Çığ 2000 yılında İstanbul Üniversitesi fahri doktorluk unvanını aldı. Kuşadası aydınlarının orada kurdukları ''Aydınlık Parkı'' nda büstü yer alıyor.
Bugün 92 yaşında olan Muazzez İlmiye Çığ bilimsel çalışmaları, yazıları, sözleriyle hâlâ üretkendir. Ömrü boyunca bilime, topluma, ülkeye durup dinlenmeden hizmet eden bu bilim insanının üstelik bir hukuk mezunu avukatın girişimi ve bu girişimin bir hukuk kurumunca işleme konulması sonucu yargılanması ülkemiz için yüz karasıdır. CUMHURİYET

Blair de 301'i sordu
Murat Yetkin
Blair, Erdoğan ile görüşmesinde 301'i sordu. Erdoğan 'Zor, ama bakalım' dedi. CHP'liler 'değiştirilecek' diyor
ABgenişleme sorumlusu Olli Rehn dün Ankara'da hangi kapıya gittiyse 301'i sordu. Rehn, çantasındaki asıl dosyanın Kıbrıs olduğunu ilk geldiği gün söylemişti. Ancak Kıbrıs sorunu, yalnızca bazı Avrupa hükümetlerini ilgilendiriyor; ne kadar kritik bir sorun olsa da. Avrupa kamuoyu açısından bakıldığında ise, Türk Ceza Yasası'nın 301'inci maddesi, son dönemde pek çok yazar ve gazetecinin mahkemelere taşınmasına neden olduğu için en güncel sorun.
Önceki gün bu sorunu yalnızca kamuoyuna değil, Adalet Bakanı Cemil Çiçek ve CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'a açan Rehn, dün de TBMM AB Uyum Komisyonu'ndan AB Müzakerecisi Hazine Bakanı Ali Babacan'a, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'den Başbakan Tayyip Erdoğan'a dek görüştüğü herkese açtı. Kimi yerlerde sert tepkiler, protestolar alsa da, bildik Fin sakinliği ile ifade özgürlüğünün Avrupa insanı ve AB için önemli olduğunda ısrar etti.
Erdoğan, Rehn'in bu konuyu açacağını tahmin ediyordu. Daha bir gün önce, ABD yolculuğunun dönüşünde Londra'da görüştüğü İngiltere Başbakanı Tony Blair de aynı konuyu açmıştı. Erdoğan'ın Blair ile bir saat kadar süren görüşmesinde Türkiye'nin AB üyelik müzakereleri sürecinin nasıl devam edeceği parantezinde iki konu ele alınmıştı. Biri Kıbrıs'tı. Blair gibi, Erdoğan da Kıbrıs nedeniyle AB sürecinin zarar göremesini istemiyordu. Ancak Erdoğan'ın, Kıbrıs Türk halkının üzerindeki ambargo kalkmadan Türkiye'nin liman ve havalanlarını Kıbrıs Rum gemi ve uçaklarına açmama tutumu olduğu için konuyu açmak isteyen taraf Türkiye idi.
Oysa 301 konusunu açan Blair olmuştu. Blair 301 konusunu 'İfade özgürlüğü ve Türkiye'nin üyelik sürecinde Avrupa'daki algılanışı için önemli bir konu' diye tanımladı. Bu konuda Erdoğan'ın bir şey yapmasının mümkün olup olmadığını sordu. Erdoğan, zaten her gittiği yerde önüne çıkan bu konunun öneminin artık farkındaydı. Blair'e, şu aşamada Türk Ceza Yasası'nda üyük değişikliklere gitmenin zorluğundan söz etti. Yine 'Değişiklik tekliflerine bakarız' türünden bir yanıtla, kapıyı bütünüyle kapatmadı.
Erdoğan, 301 konusunda bir değişikliğe gidilmesi için hükümetini ve AK Parti Meclis grubunu harekete geçirebilecek mi? CHP kurmaylarına bakılacak olursa, Avrupalılara söz verdi ve bu yüzden kesinlikle değiştirecek. Baykal'ın Rehn ile görüşmesinde AK Parti'nin isterse bunu yapacak Meclis çoğunluğuna sahip olduğunu vurguladığı biliniyor. Bu doğru da.
Oysa Adalet Bakanı Çiçek, geçtiğimiz hafta açıkça söyledi ki, muhalefetin, adını vermese de özellikle CHP ve MHP'nin muhalefetinin tepkisinden çekindiği için herhangi bir değişiklikten kaçınıyor. MHP'nin 'Türklüğe hakaret' gibi bir maddeyi kendi ideolojisine yakın bulduğundan kuşku duymamalıyız. Böyle bir tanımı, ifade özgürlüğü sınırlarının daha da genişletilmesine tercih etmek ideolojik tercihleri olabilir. CHP gibi ağırlığı kendisini sosyal demokrat olarak tanımlayan bir tabandan oy alan, köklü bir partinin ifade özgürlüğünün daha açık kullanılmasına itirazını anlamak, belki daha çok yaklaşan seçim yılının getirdiği sandık rekabeti ile açıklanabilir. Çünkü CHP kurmaylarının Baykal'a anlattığı şekilde ve Çiçek'in kamuoyuna anlattığı şekliyle, AB ülkelerinin yasalarında 'Türklük' ifadesinin muadili tam olarak yok. Örneğin 'İtalyan ulusuna' hakaret suç sayılıyor, 'İtalyanlığa' değil.
İkinci bir unsur, Elif Şafak'ın 'Baba ve Piç' romanında 'Türklüğe hakaret' öne süren Kemal Kerinçsiz ve arkadaşlarını haksız bulan Beyoğlu 2'nci Asliye Ceza Mahkemesi'nin gerekçeli kararında mevcut. Gerekçe metninde hem 'Tekdüze düşünmeye zorlanmak söz konusu olduğunda, düşünce ve ifade hürriyetinden bahsedilemez' gibi ders niteliğinde bir cümle var, hem de 'Türklük kavramının sınırlarındaki belirsizlik' vurgulanıyor. Çok güzel bir gerekçeli karar.
Kimseyi incitmeyecek bir değişiklik ise mümkün. Yasadaki 'Türklüğe hakaret' yerine 'Türk ulusuna hakaret' ya da 'Anayasa'nın 66'ncı maddesinde yazıldığı şekliyle Türk ulusuna hakaret' ifadesinin eklenmesi hem incitmez, hem de maddenin kötüye kullanımını önler.
Yani çözüm aslında o kadar zor değil. Ama giderek her konunun sandığa kilitlendiği Türkiye'de kolay adımları atmak bile zorlaşmaya başladı.

Hayır! Çözmek istemiyoruz
Gündüz Aktan
Rejim krizinde olduğumuzu, bu krizin her zaman ağırlaşabileceğini neredeyse bir buçuk yıldır yazıyoruz. Ne yazık ki bizde sorun çözme melekesi gelişmemiş.
Sorunu çözmek için önce sorunun varlığını kabul etmek lazım. Cumhurbaşkanı ve komutanlar sorun var, Başbakan'sa yok diyor. Sorun var.
Sorun marjinal gruplarda değil. Sorun sizde.
Bu nedenle de çözmek çok zor.
Sorun bu hale kendiliğinden ve bir günde gelmedi. AKP iktidarı başından bu yana türbanı, IHL'yi, YÖK'ü, kadrolaşmayı bir gerginlik siyaseti haline getirmedi mi? Başbakan o bilinen üslubuyla AİHM kararında ulemaya, Danıştay kararında Diyanet'e gönderme yapmadı mı? Katil ve babası Danıştay'a saldırının türban yasağı için yapıldığını ikrar ve ilan etti. Bunun böyle olduğu baştan belliyken, orduyu demokratik istikrarı bozmak amacıyla tüm suikastlardan sorumlu göstermek akılla ve insafla bağdaşıyor muydu?
Ama hepsinin üstünde, TBMM Başkanı 23 Nisan konuşmasında laikliğin yeniden yorumlanmasını talep ederken, orduyu hedef alan 'kurumlar demokrasisi'ni eleştirmedi mi? Sn. Erdoğan, bu konuşmanın yaratacağı derin kırılmayı gidermek şöyle dursun, halkta olmadığını söylediği egemenliğin, 40 yıl sonra da olsa, halkın eline geçeceğini ileri sürerken, Cumhuriyet'in kurucu ilkesi olan laikliği değiştirmeyi kastetmediyse neyi kastetti?
AKP, Özal'ın ANAP'ından çok farklı ve çok basiretsiz olarak, eline geçen tarihi fırsatı heba etti ve bir orta sağ kitle partisi olamadı. Değişemedi, değişmedi.
Şimdi geldiğimiz bu 'final'de sorunu çözemezsek demokrasi tekrar tehlikeye düşecek.
'İrtica nerede, gösterin önlem alalım' ya da 'Biz de laiğiz, cumhuriyetçiyiz' beyanlarının artık bir etkisi yok.
Sorun yetki tartışmasıyla çözümlenemez.
Diyelim ki yasalarda orduya yetki verilmemiş olsun, o zaman sorun ortadan kalkacak mı?
Sorun yapılan eleştirilerin demokrasiye uygun olup olmadığında değil. Uygun olsa da, olmasa da sorun orada duracak.
Sorun liberal safsata ve AB üyeliğiyle ilgili değil. Demokratik hak ve özgürlükler modernitesini tamamlamış toplumlarda geçerli. Modernite öncesi değerlerin hak ve özgürlük konusu olması mümkün değil. Bu tür değerleri korumak için AB'ye üye olmayı ummak en azından çelişki değil mi?
Sorun sadece hukuki değil. Sorunu Yargıtay mı, yoksa Anayasa Mahkemesi mi çözer tartışmasının geçersizliğini, Başbakan'ın mahkeme kararlarına karşı çıkması yeterince göstermedi mi? Kaldı ki iktidar olmuş Refah'ın Anayasa Mahkemesi'nce kapatılması kararının AİHM tarafından demokrasiye uygun bulunmasından ders alındı mı?
Sorun sosyolojik de değil. Türban eğer bir kesimin kızlarının moderniteye geçişi için bir kılıfsa, türban olmadan bu gelişmeyi önleyenlerin varlığı irtica değil de ne? Bizden çok daha gelişmiş, kentleşmiş, sanayileşmiş olan Amerika neden hâlâ irtica sorunuyla boğuşuyor?
Sorun geniş anlamda siyaset ve kültürle, siyaset kültürüyle ilgili. Tabiri mazur görün, dini yanlış bilen iktidar ile dini bilmeyen muhalefetin yarattığı bir olay bu. Peygamberin döneminin dini anlayışını (ki onu da yanlış anlıyorlar) Marksist devrimle dayatan Selefi görüşle ne modernleşme, ne Cumhuriyet ne de demokrasi bağdaşır. Bir yandan 'cahiliye' dediğin Müslüman toplumun dışına iç hicretle çıkmak için kıyafetini, yerleşim yerlerini, sermayeni, okullarını, gazetelerini, tatil beldelerini vb. ayıracaksın; öte yandan da toplumun tümünü yönetmeye talip olacaksın. Bu mümkün mü?
Sorun cumhurbaşkanlığıyla sadece bu bağlamda ilgili.
Kimse modernitenin dinle, dindarlıkla barışık olduğunu iddia etmiyor. Ama kimse Aydınlık çağının getirdiği akıl ve bilimin olumlu sonuçlarını da reddedemez. Papa'nın konuşmasında neden kıvrandığını sanıyorsunuz?
Din Maturidi/Hanefi çizgide duruyor. Kimse aşırı sekülerleşmeyi dayatmıyor. Anayasa'nın 24. maddesini savunmak laikçilik değil. Bunun dışına çıkan Türkiye'yi yönetemez. Halk istese de yönetemez. Zira o zaman halk demokrasiyle yönetilmeyi istemiyor demektir.
Siz de bunları biliyorsunuz. Değişemiyorsanız bari elinizi zorlamayın!

Ortak cari hesaplara ceza
HUKUKA GÖRE / Dr. A. Bumin Doğrusöz
Bilindiği gibi Adalet Bakanlığı'nca, halen yürürlükte bulunan Türk Ticaret Kanunu'nun günün ihtiyaçlarına cevap vermediği, AB mevzuatına uyumunun sağlanması gerektiği vb. pek çok gerekçelerle bu kanunun yerine geçmek üzere bir kanun tasarısı hazırlanarak yasama organına sunulmuştu.
Tasarı halen Adalet Komisyonu'nun gündemindedir. Komisyon tasarının daha detaylı incelenmesini temin amacıyla Alt Komisyon'a havale etmiş ve nihayet Alt Komisyon çalışmalarını tamamlayarak Raporunu Adalet Komisyonu'na sunmuştur.
Bu arada "Türk Ticaret Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun Tasarısı Taslağı" (kısaca Tatbikat Kanunu Tasarısı) da hazırlanmış ve çeşitli kurum veya kuruluşa görüş bildirmeleri için gönderilmiştir.
Daha önceki bir yazımızda, Türk Ticaret Kanunu Tasarısı'nda sermaye şirketlerinin ortaklarının şirketlerine borçlanmalarına yasak getirildiğinden söz etmiş, bu yasağın yaptırımının da adli para cezası olarak belirlendiğini vurgulamıştık. 18 Nisan 2005 tarihli DÜNYA Gazetesi'nde yayınlanan bu yazımızda, şirketlerdeki mevcut ortak borçlarının nasıl tasfiye edileceği konusunun ise belirsiz olduğundan bahsederek, gelişmeleri okurlarımıza aktaracağımızı söylemiştik. İşte bu yazımızda bu konudaki gelişmeleri, Adalet Komisyonu'nun Alt Komisyonu'nca kabul edilen metin ve hazırlanan Tatbikat Kanunu Tasarısı'nı da dikkate alarak aktarmak istiyoruz.
Tasarının anonim şirketlerle ilgili 358. (limitet şirketler için 644.) maddesinde "Pay sahipleri şirkete borçlanamaz" hükmü öngörülerek, ortak ile şirket arasında borç ilişkisi kurulması yasaklanmıştır. Ancak yasağa iki noktada istisna getirilmiştir. Bunlardan birincisi, sermaye taahhüdünde doğan borçlardır. İkincisi ise şirketin işletme konusu ve pay sahibinin işletmesi gereği yapılmış işlemlerden doğan borçlardır. Örneğin (A) şirketi zücaciye ürünleri üretiyorsa, ortağı (B) de bunları satan bir işletmeye sahipse veya (A)'nın aynı zamanda bayii ise, (A)'dan vadeli mal alımı işlemi dolayısıyla, şirkete borçlanabilecektir. Ancak ortak, en büyük hissedar da olsa, sabah ceketini değiştirirken cüzdanını evde unutmuşsa, akşam muhasebeye gidip kasadan dönüş için taksi parasını borç alamayacaktır. Alırsa, yargılanacaktır.
Tasarı yukarıdaki istisna kapsamında pay sahibinin işletmesi ile şirket arasında kurulabilecek borç ilişkisinin de emsalleri ile aynı veya benzeri şartlarla olabileceğini hükme bağlamakla, Kurumlar Vergisi Kanunu'nun örtülü kazanç dağıtımı müessesesini ticaret hukukuna da taşımaya çabalamıştır.
Tasarı ayrıca 395. maddesinde yönetim kurulu üyelerinin kendisinin veya yakınlarının (alt ve üst soyundan birinin, eşinin veya üçüncü dereceye kadar kan ve kayın hısımlarından birinin) ve bunların ortağı oldukları şahıs şirketleri ile en az yüzde yirmisine iştirak ettikleri sermaye şirketlerinin de şirkete borçlanmalarını yasaklamış, şirketlerin ise bu saydıklarımıza kefil olmasını, garanti, teminat veya güvence vermesini, sorumluluk yüklenmesini ve borçlarını devralmasını da yasaklamıştır. Örneklersek, aile tipi (A) anonim şirketinin yüzde 80 pay sahibi ve yönetim kurulu üyesi olan Bay (B)'nin yüzde 60 pay sahibi olduğu aile tipi (C) anonim şirketinin varlığını düşünelim. (C) anonim şirketi bankadan kredi alırken veya (C)'nin vergi borçları için, (A) anonim şirketinin boş arsasını veya makine-teçhizatını teminat gösteremeyecektir.
Ticaret Kanunu Tasarısı'nı hazırlayanlar, ortakla şirket arasında akçalı ilişki kurulmasını, tamamen bir suiniyet ifadesi olarak görmüş olmalılar ki, tasarı metninde bu konuda son derece katı hükümlere yer vermişlerdir.
Oysa, şirketle ortağın akçalı ilişkilere girmesi ve ortakların cari hesaplarının kabarması, hiç şüphesiz her durumda suiniyeti ve sapmayı ifade etmez. Ortağın cari hesabı bazen yapılan ve belgelendirilemeyen işlerin ve harcamaların birikme yeri, bazen de gider yazılamayan mali yükümlülüklerin atıldığı bir hesap da olabilmektedir.
Grup şirketlerde veya holding yapılarında ortak durumunda olan şirketlere borç verme ise, bu yapılanmaların doğal gereği olarak, ortağın ucuz finansmanı amacına da dayanabilmektedir. Ortakların, şirketin atıl fonlarını kredi olarak kullanmaları da, bu yapılanmalar için son derece doğaldır.
Tasarıdaki bu düzenlemeler, tasarının Alt Komisyon'da görüşülmesi sırasında aynen kabul edilmiştir.
Bu işlemlere, yani borçlanma yasaklarının ihlaline, tasarının 562. maddesinin 4. fıkrasının c ve d bentlerinde, üç yüz günden beş yüz güne kadar adli para cezası yaptırımı getirilmiştir. Alt Komisyon'da görüşmeler sırasında, üst sınır kaldırılmıştır. Sulh ceza hakimince verilecek cezanın alt sınırı, yeni Ceza Kanunu'nun 52/2 maddesine göre 6.000 YTL olacaktır. Üst sınır ise yoktur. Bu nedenle hakimin ne tutarda ceza verebileceğini, olayın özellikleri belirleyecektir. Yani örneğimizdeki büyük hissedar, şirketten bir taksi parasını cari hesap yolu ile borç alırsa, ceza mahkemesinde yargılanacak, kendine avukatlar tutup savunmalar hazırlayacak ve belki de mahkum olacaktır.
Yeni Ceza Kanunu 278. maddesinde, işlenmekte olan bir suçu yetkili makamlara bildirmeyen kişilerin sulh ceza hakimince bir yıla kadar hapsini öngörmüştür. Buna göre tasdik veya imza yetkisinin kullanımı kapsamında YMM'ler ve SMMM'ler Ticaret Kanunu Tasarısı yasalaştığında bu yasakların ihlal edilip edilmediğini de denetlemek ve cari hesapları kontrol etmek durumunda olacaklardır. Eski Ceza Kanunu'nda suçu bildirmeme suçu sadece kamu görevlileri için öngörülmüşken, yeni Ceza Kanunu bu suçu herkese teşmil etmiştir.
Bu arada mevcut şirketlerde pay sahiplerinin birikmiş cari hesaplarının yeni kanuna nasıl uygun hale getirileceği ve nasıl tasfiye edileceği sorusunun yanıtı Tatbikat Kanunu Tasarısı Taslağı'nda yer almıştır. Taslağın, 24. maddesine göre "anonim veya limited şirkete borçlu bulunan pay sahipleri ve ortakların, borçlarını anılan kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç yıl içinde, nakdî ödeme yaparak tamamen tasfiye etme" zorunluluğu getirilmektedir. Yine maddede, "borcun kısmen veya tamamen başkası tarafından üstlenilmesi, borç için kambiyo senedi verilmesi, ödeme planı yapılması veya benzeri yollara başvurulmasının bu madde anlamında tasfiye" olarak kabul edilmeyeceği de hükme bağlanmaktadır. Tasarı, bu süre zarfında söz konusu borçların kapatılmaması halinde, üçyüz günden az olmamak üzere adli para cezası öngörülmektedir. Öte yandan tasarı, söz konusu üç yıllık tasfiye süresinin geçmesinden sonra, şirketin alacaklılarına, alacakları için, şirkete borçlu olan pay sahibini veya limited şirket ortağını kapatılmayan borçlar tutarı ile sınırlı olmak üzere takip edebilme yetkisi vermektedir.
Tasarının aktardığımız bu maddesi, şirket ortağını, ayni ödeme yaparak borcunu kapatma olanağından mahrum bıraktığı gibi, adli para cezasının şirkete mi yoksa borcunu kapatmayan ortağa mı verileceği konusunda da belirsizlikler taşımaktadır.

ÖZGÜRLÜKLER..........Hüsnü Öndül
Konuşmalar ve gerçekler
Türkiye demokratik bir ülke olacaksa, bu demokrasinin standartları ne Cumhurbaşkanı’nın çerçevesini çizdiği standartlara dayanabilir; ne de askerin standartlarına. Ortada laik, demokratik ve hukukun üstünlüğü ilkesine dayalı bir Cumhuriyet yok. Olan, sadece varmış gibi takdim ediliştir. Bir fiksiyon yani. Aslında olmayan ama var olduğu varsayılan bir sistemin savunulması adına, toplum ve siyasetçiler, siyasi kurumlar tehdit altında tutuluyor.
Komutanlar açıkladı: “Türkiye’nin ordusu başka ülkelerin ordusuna benzemez.”
İyi ya işte, demokratik ülkelerin ordusuna benzemediği söyleniyordu AB yetkilileri tarafından. Ve deniyordu ki, “Ordu demokratik ülkelerin ordularına benzesin. O standartlar geçerli olsun. Türkiye’de asker ile sivil irade arasındaki ilişki, demokratik standartlarla çelişmektedir.”
Komutanlar bu eleştiriyi doğrulayan açıklamalar yaptılar.
İrtica tehdidinin olduğuna dair konuşmalar yapıldı. Bu nasıl iştir ki, 80 yıldır irtica tehdidinden bahsediliyor. Beri taraftan da “rejimin en güçlü teminatı biziz” deniyor. Bu söylemde ciddi bir sorun var. Bu kadar etkisiz, yetersiz politikalar üretilmiş ve uygulamalar yapılmış ki, bir bela, aslında gerçek bir tehdit olmayan bela, güçlenerek, darbe dönemlerinde güçlenerek varlığını sürdürüyor. Sakın bu olmayan belayı siz, toplumu korkutmak için dile getiriyor olmayasınız? Ve can alıcı soru, sizin gücünüz, okuyan yazan eli kalem tutan, fikrini söyleyen insanlara mı yetiyor yalnız? Bu ülkenin yazarlarını hapseden, onlar hakkında raporlar tutan hala da devlet birimlerinde bürolar oluşturup fiş düzenleyenler kimlerdir? Bunların hakla,hukukla, ilericilikle, çağdaşlıkla ne alakası var? Bunlar olsa olsa faşizan uygulamalar olarak nitelendirilebilir.
Bölücülük tehdidinden bahsedildi. Uygulanan güvenlik politikalarına bakın. Yeşilyurt köylülerini hatırlayın. Boşaltılan 3 bin 700’e yakın köyü, sürülen Kürt insanlarını düşünün. Yargısız infazları, kaybedilenleri, alan savunması stratejileri…Hiçbir kamu görevlisinin ve biriminin köy boşaltmasını üstlenmemesini ama sistematik bir biçimde boşaltılacak köy kalmayıncaya değin, köylerin boşaltılmasını düşünün. Ermenilere uygulanan İttihatçı taktiğin bir benzerini düşünün. Hiçbir devlet birimi sorumluluk üstlenmiyor, “görmedim, duymadım, bilmiyorum” diyor. Sanki inler, cinler geldi de köylüler korkup, kaçtılar köylerinden. Yangın çıktı Hollanda kadar büyük bir bölge de, yandı Kürt köylüsünün evleri!? Buna da insanların kanmasını istiyor. Şarkılar, türküler, adlar, düğünler, konuşmalar sanki ayda yasaklandı. Sanki Kürde ‘sen sen olma’ denmedi. Koyu bir baskı rejimi uygulanmadı. Sanki 80 yıllık Cumhuriyet’in yarıdan fazla süresi askeri rejim altında geçmedi. Bölücü, ayrımcı politikaların ülkeyi ve toplumu nereye getirdiği sanki bilinmeyecek, soru sorulmayacak zannedildi.
Tarif edilenlerin demokrasi olarak algılanması isteniyor. Bir ideolojinin (Atatürkçü düşünce sistemi olarak niteliyorlar) tartışılmazlığının altı çiziliyor. Böyle bir şey demokrasilerde olur mu? Sivil insanlardan, kurumlardan gelen eleştirilere askerler cevap veriyor. Toplum korkutuluyor. Askeri cumhuriyet özelliği korunsun isteniyor. Sivil asker ilişkisine yönelik eleştiriye, demokrasi olduğu söylenen bir sistemde, bir askerin cevap vermesi ne hazindir ve ne ironik bir durumdur. Türkiye’de Milli Savunma Bakanı ve Milli Savunma Bakanlığı var, konuşma yetkisi yok, konuşamıyor..
Temsilde adaletten mi bahsediyorsunuz? Güneydoğu’nun 56 kentinde en çok oyu alarak belediye başkanlığı kazanan, milletvekili seçimlerinde de en çok oyu alan parti, parlamento dışında kalıyor. Böyle demokrasi olur mu?
Yargınızın verdiği hemen her karar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yazılı insan hakları ve özgürlüklerine aykırı düşer olmuş. Dağıtılan adalet, adalet olmaktan çıkmış. Yargı baskıcı sistemin aracı hale getirilmiş. Yargıç münhasıran adalet dağıtan kişi olarak görmez olmuş kendisini. Düzen koruyuculuğuna soyunmuş. Kendisini öyle tarif eder olmuş. Yapısal olarak bağımsızlığın yitirilmesi kadar, ideolojik olarak saf tutması nedeniyle yansızlığını da yitirir olmuş.
Toplum konuşanlardan ileride. Umut da zaten toplumda.

Demokrasiye karşı darbe hukuku
Hasan Celal Güzel
Bizim darbecilerimiz sûreta hukuka önem verirler.
Keşke vermeselerdi de, darbe yaptıklarında 'Bu bizim kılıcımızın hakkıdır' deyip hukuku zorlamasalardı...
27 Mayıs'ta darbeciler, güya kendilerini hukuken meşrû sayabilmek için 'TSK İç Hizmet Yönergesi'nin ünlü 'Cumhuriyeti koruma, kollama' hükmünü göstermişlerdi. Bunun üzerine, 'Yönetmelikle Anayasa değiştirilir mi?' itirazları karşısında darbeciler, -sanki kanunla anayasa değiştirilebilirmiş gibi- palas pandıras Kurucu Meclis'e 211 sayılı 'Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nu çıkarttılar.
Öyle ki, bu kanunun madde gerekçeleri dahi yoktur. Lâkin, meşhur 35. madde, hiçbir şekilde, askere siyasete müdahale hakkı tanıması anlamında yorumlanamaz. Bu, olsa olsa devleti, anayasa ve kanunlar çerçevesinde koruma ve kollama demektir; asla siyasete müdahale imkânı vermez.
Nitekim, aynı kanunun 43. maddesinde, 'Türk Silâhlı Kuvvetleri her türlü siyasî tesir ve düşüncelerin dışında ve üstündedir. Bundan ötürü Silâhlı Kuvvetler mensuplarının (...) her türlü siyasî gösteri, toplantı işlerine karışmaları ve bu maksatla nutuk ve beyanat vermeleri ve yazı yazmaları yasaktır' hükmü vardır.
* * *
Genelkurmay Başkanı'nın ve Kuvvet Komutanları'nın yaptıkları son konuşmalar demokrasiye ve hukuka açıkça aykırıdır.
Siyasî mahiyette konuşma yapmışlar ve hükûmet politikasına müdahale ederek suç işlemişlerdir. Büyükanıt'ın, teşhislerine tamamen iştirak ettiğim PKK hakkındaki sözleri dahi bu mahiyettedir.
Bu hukuka aykırı konuşmalar, maalesef Anayasa'nın 'Egemenlik' başlıklı 6. maddesine ve 'Millî Savunma' başlıklı 117. maddesine de uygun değildir.
Genelkurmay Başkanı'nın konuşması, ayrıca 1324 sayılı 'Genelkurmay Başkanı'nın Görev ve Yetkilerine Ait Kanun'un 2. maddesine aykırıdır.
Bütün bu beyanatlar, 1632 sayılı 'Askerî Ceza Kanunu'nun 148. maddesi (A/3) kapsamındadır. Buna göre, 'Siyasî amaçla nutuk söyleyen, demeç veren, yazı yazan veya telkinde bulunanlar (...) fiil daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde; bir aydan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.'
Sakın yanlış anlaşılmasın. Ömrünü Türk Ordusu'na vakfetmiş değerli generallerimizin 'hapislerde çürümesi'ne elbette gönlümüz razı olmaz. Bu gibi mahpusluklara, sadece bizim gibi 'tencereyi pisleten' politikacılar müstehaktır. Siz hiç darbe yaptı, Anayasa'yı ihlâl etti diye hapsedilen general duydunuz mu?.. Hem sonra, hangi hukuk, hangi savcı, hangi hâkim, hangi meclis, hangi hükûmet buna cesaret edebilir ki?!..
* * *
Türkiye'de demokrasinin askerî vesayet altında kalmasının asıl sebebi hukukçulardır. Her darbe döneminde sırtlarında cübbeleriyle darbecilere dalkavukluk yaparak bakanlık kapmaya çalışan, emir-komuta zinciri altında yazdıkları darbe anayasalarıyla hak ve hürriyetleri katledenlerden söz etmiyorum sadece...
Bir de, hukuka sırtlarını dönerek Genelkurmay'da düzenlenen 'irtica brifingleri'nde komutla alkış tutan; kendilerini millet iradesinden, hukuktan ve kanunlardan üstün gören sözde 'vatan kurtarıcılar' var.
Bunlar, darbe dönemlerinde darbecilere yaranmak için ellerindeki adalet terazisini eğip bükmüşler; darbecilerin talimatlarıyla cezaevlerini düşünce suçlularıyla doldurmuşlardır. Bugün, 301. maddeyi 'Türklüğü savunma' gerekçesiyle muhafaza edenler; yarın 'yeni 28 Şubat süreci' ilerlemeye başlayınca, maddenin 2. fıkrasındaki '... Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilâtını alenen aşağılayan kişi' durumuna düşürülünce nasıl yanıldıklarını ve darbe hukukçularının ellerine nasıl koz verdiklerini anlayacaklardır.
* * *
Yargı bağımsızdır ama yasayla bağımlıdır. Yargıç kendisini yasalardan bağımsız bir otorite olarak göremez. Yargıtay Başkanı'nın şu sözlerine bakar mısınız? 'Yargı bundan sonra da laik Cumhuriyet'i koruyacaktır.
Bir yazar soruyor 'nasıl koruyacaksınız' diye. Laik devlet düzenini yıkmaya çalışanları cezalandırıp koruruz.'
Yargıtay Başkanı, 'yasallık (kanunîlik)' ilkesini bilmez mi? Hangi 'suç'a ne 'ceza'sı verecekmiş? Eski TCK'daki yüz karası 163. madde kaldırıldıktan sonra, 'laikliğe aykırılık' ya da 'irtica' diye bir suç mu var?
Suç varsa onu uygularsınız. Kanunda bulunmayan bir suç tipi mi icat edeceksiniz? Meclis'in yerini mi alacaksınız yoksa siz de 'durumdan vazife' mi çıkaracaksınız?
Bir Yargıtay Başkanı'nın hukuk dışı bu nevi beyanları, sadece darbe heveslilerinin ve dayatmacı oligarşinin işine yarayacaktır.

MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE
Yargıtay’ın laikliği
Genelkurmay Başkanı’mızın Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmada sorduğu can alıcı soru şuydu: “Her fırsatta ‘laikliği yeniden tanımlayalım’ diyenler yok mudur? Bu kişiler devletin en üst düzeylerinde yer almıyorlar mıdır?” Herkes bu sorunun hedefinin, 23 Nisan konuşmasında, farklı laiklik yorumlarından şikayetçi olan Meclis Başkanı olduğuna kanaat getirdi.
Bülent Arınç bu konuşmasında, “Laikliği yeniden tanımlayalım.” dememişti; tersine ortada bir tanım olmadığını ve yorum farklılıklarının giderilmesi gerektiğini söylemişti.
Ortalığı toz duman kaplayınca göz gözü görmüyor. Genelkurmay Başkanı’nın, sadece Meclis Başkanı’nı değil Yargıtay Başkanı’nı da hedef gösterdiği, bu yüzden gözlerden kaçtı. Son laiklik tartışması, Cumhurbaşkanı ve askerî kanadın bir cenahta, Yargıtay Başkanı’nın diğer cenahta yer aldığı bir tartışma şeklinde sürdü. Kara Kuvvetleri Komutanı’nın Harp Okulu’nda yaptığı konuşma bütünüyle Yargıtay Başkanı ile girilen bir polemik hüviyetinde idi. “Laikliğin koruyucusu yargıdır.” sözüne, “Hayır, siviller koruyamaz.” mealinde bir cevap verdi İlker Başbuğ. Yargıtay Başkanı “felsefî inançlar konusunda tarafsızlığı emreden” 10. maddeyi laiklik tanımının merkezine alırken, Komutan bir felsefî inancın, pozitivizmin savunmasına girişti. Cumhurbaşkanı ise konuşmasında cümle cümle Yargıtay Başkanı’na cevap verdi ve onun hükümlerinin tam tersi sonuçlara ulaştı.
Cumhurbaşkanı’nın konuşmasından akıllarda kalan neydi? Temel hak ve özgürlüklerin “Laik Cumhuriyet’in gereklerine göre sınırlandırılabileceği” iddiası değil mi? Yargıtay Başkanı, konu “din ve vicdan özgürlüğü” olduğunda, olağanüstü hallerde bile temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanamayacağını söylemişti. Anayasa aynı anayasa, birbirine zıt yorumu yapanlardan biri Cumhurbaşkanı, diğeri adlî yargının başı. Yargıtay Başkanı, dinin devlet işlerine, devletin ise din işlerine karışmaması olarak tanımladığı laikliği iki unsura dayandırmıştı. Birinci unsur: “Laik devlette yöneticiler dini, din adamları da devleti yönetemez.” İkincisi, kişilerin din ve vicdan özgürlüğünü teminat altına almak. Yargıtay Başkanı Arslan’ın “dini yönetmeye kalkmak” cinsinden laikliğe aykırı tutumlardan birine, “Türkçe Ezan” talebi örnek gösterilebilir. Daha açık ifade edelim: Yargıtay Başkanı’na göre Deniz Kuvvetleri Komutanı “laiklik suçu” işledi.
Laiklik, vatandaşın dinine müdahale etmek, mukaddesatını hor görmek, karşısına geçip arkaik felsefeleri savunmak değil. Böyle olmadığını anlamak için sakin kafa ile sadece hukuka müracaat etmemiz yeterli. Cumhurbaşkanı, “Evrensel laiklik bizi bağlamaz” mealinde bir yoruma dayanıyor. Her ülkenin içinde bulunduğu şartlar farklıdır, o yüzden farklı laiklik anlayışları ve bize özgü bir laiklik de normaldir sonucuna varıyor. “Hangi anlayış?” sorusunu sorarak bir tanım istediğiniz zaman, “laikliği yeniden tanımlamaya kalkmak” suçunu işlemiş oluyorsunuz. Ortada akla zarar bir tutarsızlık var. Bu tutarsızlığı çözdüğümüz zaman, bu can alıcı konuda ortak bir mutabakata varabiliriz. Cumhurbaşkanı’nın cümlesi aynen şöyle: “Dini ve dinî anlayışı tümüyle farklı ülkelerde laiklik uygulamasının aynı anlam ve düzeyde olması beklenemez.” Cumhurbaşkanı açıkça, laikliğe aykırı, laikliğin en sınırlı ve dar tanımına bile zıt bir laiklikten bahsetmiyor mu? Dinî esaslara göre devlet kurmak ile, mevcut dinlere göre şekillenen laiklik prensibi arasında yaklaşım olarak ne fark var? Böyle laiklik olur mu? Birlikte yaşamanın beraberinde getirdiği sorunları çözmek için geliştirdiğimiz yöntemin adı hukuktur. Yargıtay Başkanı, “Laikliği yargı korur.” derken, bir hukuk prensibi olan laikliğin de yer aldığı hukuk düzeninin güvenli ve barış içinde yaşayan bir topluma ve o toplumun sahip çıktığı sağlam bir kamu düzenine mesned olacağına işaret ediyor. Herkes hukuka riayet ederse laikliği korumaya ihtiyaç kalmaz, tersine laiklik kendisini korumaya kalkanları korumaya başlar. Son tartışmalar, silahla korunan şeyin laiklik olmadığını, olamayacağını yeteri kadar göstermiş oldu.
05.10.2006
e-posta adresi:m.turkone@zaman.com.tr

Basında Yargı Haberleri ...

Canım Babam Hasan ÖZDERİN in Aziz Hatırasına,

( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...)

OZDERIN,M.

msn: ozderin@hotmail.com